DERİN DÜNYA SEYAHATİ-21 – MODERN ZORBALIK “TERBİYE”

EĞİTİM İLE TERBİYENİN BİRLİĞİ VE ZITLIĞI

“Eğitim ve terbiye” insanın gelen şahsi yapısı içinde, birlikte yer alırlar, ancak, “vücuda gelişleri, hedefleri ve ortaya çıkardıkları sonuçlar bakımında” iki ayrı gerçek olarak cereyan ederler!

Şöyle ki;

“Eğitim” öğretilebilir, teknik olarak icra edilebilir, bilime dönüşebilir, incelenebilir, tanımlanabilir, izah edilebilir, tekrarlanabilir, objektiftir, genele teşmil edilebilir ve kurgulanabilir bir hakikattir.

Buna karşın;

“Terbiye” ise ‘öğretilemez, kişiseldir, içseldir, tam olarak tanımlanamaz, bir ölçüsü yoktur, genele teşmil edilemez, her kişi kendisine özgü biçimde vücuda getirir ve içinde duygu barındıran bir hakikattir.’ Şimdi, bu iki birleşik ve aynı zamanda zıt hakikat konusunu ayrıntılı olarak sunmaya teşebbüs edelim;

Sözlüklerde “eğitim” ve “terbiye” eşanlamlı kelimeler olarak açıklanmaktadır. Bu kelimelerin hayat içindeki, karşılıklarının önemli olması ve geniş yer tutması sebebi ile anlamları uzun uzun açıklanmış ve tarihi süreç içinde ilave tanımlar eklenmiştir. Ayrıca, eğitimin, prensipleri, metotları, etkileri ve hedefleri insanın hayatında, önemli yer tutmaktadır.

Eğitim ve öğretim faaliyetleri genişledikçe, çeşitlendikçe, ilave edilen tamamlayıcı kelimeler ise; “İr şad; doğru yolu gösterme uyarma, Rüşd; kemale ermek, Tehzib; ıslah etmek, Tedris; öğretme, Tedib; terbiye verme ve Tezkiye; temizlemek, saflaştırmak, nefsi arındırmak, olarak sözlüklerde yerlerini almışlardır.”

Eğitim öğretim faaliyeti yani “talim!” insanlığın sahip olduğu tarihsel bilgileri yetişmekte olan nesillere aktarma ve yeni bilgi kazandırma çabasıdır. İnsan eğitimle elde ettiği bilgiyi, yaşamını idame ettirmek için sahada sonsuzca kullanır. İnsan müthiş bir öğrenme ve bilgi depolama kapasitesine sahiptir, edindiği bilgileri hâfızasında saklar ve yeri geldiğinde hatırlayarak faydalanır.

“Terbiye” kavramı ise; düşünceyi, duyguyu, yani öznel olanı kapsar ve ferdin iç dünyasının dışa yansımasını ifade eder.

Eğitim ve terbiye insanın şahsında “birlikte” yer alırlar, ancak temayülleri tam bir “zıtlık” oluşturur. Eğitimin amacı, maddi hususlarda hüner göstermek, yaşamını kolaylaştırmak ve topluma yararlı olmaktır, terbiyenin tasarımı ise, kendi kendine hâkim olmak, manevi marifet göstermek, manevi kuvvete sahip olmak ve diğerkamlıktır…

EĞİTİM İLE TERBİYE FARKI
“Eğitim ve terbiye” kelimeleri, eş anlamlı olarak öğretilmesine karşın, insanın zıtlıklar içeren hayat anlayışı, ‘eğitim almayı kabul etmiş,’ buna karşın, dış yönlendirmelerle, ‘terbiye olmayı reddetmiştir,’ böylece “terbiye” kelimesini gerçek anlamda eğitim pratiğinin dışında bırakmıştır.! 

Çünkü;
“Eğitim” maddi olan konularla ilgilidir ve akla yöneliktir! “Akıl” maddi olan her şeyin varoluş şekillerini öğrenmek ister ve onu bilim yolu ile toplumun kullanımına uygun hale getirmek için, daima eğitime ihtiyaç duyar. Yani; eğitim, akıl, bilim ve sanayi daima biri birini yükseltirler. İşte bu yükseliş, insanın harici dünyasında yol bulmasını sağlar. Dolayısıyla eğitim insanın harici dünyasının konusudur.

“Terbiye” ise; Manevi olan her şeyi kapsar, yani hayatın sırrını çözmek ve yaşamanın gayesini anlamak üzere; iç dünyaya yapılan yolculukların adıdır… “Terbiye” insanın dahili dünyasının bir konusudur.  

Bu fark sahada kendisini sahada açık olarak gösterir, şöyle ki; Bir insan hırsızlık konusunda eğitilebilir, ancak, hırsızlık konusunda terbiye edilemez, diğer bir örnek ise; Üniversitede mezun olmuş bir genç, yerlere çöp atıyorsa, kırmızı ışıkta geçebiliyorsa, ortada üniversite seviyesinde bir eğitimin olduğu halde, terbiyeden, yani ıslahtan söz edilemez.

Bu örneklerde anlaşıldığı üzere, eğitim insanın harici dünyasının görevidir ve insan eğitilebilir. Ancak, insan terbiye edilemez! Çünkü terbiye olma görevi ve iradesi sadece, insanın kendisine aittir ve kendi elindedir.

İnsan kendisini terbiye ederken “Ailesini örnek alır, hayati tecrübelerini kullanır, kültür, sanat, spor, faaliyetlerinde faydalanır, örnek davranışlarda etkilenir, olumlu tavsiyelerle yol bulur ve hissiyatlarına dayanır.” İnsan yaşamında daima, önce nefsini terbiye etmeye çalışır, (Nefis; sınırsız bedensel arzulardır.) Nefsin terbiyesi, ancak niçin yaşıyorum? sorusunun cevabını aramak için yapılan yolculuklar (Hümanizma) ile mümkündür ve ruhun aydınlığına bağlıdır. Ruh ise; daima aydınlanmak için uğraşır (Ruh; Hürriyet, şeref, dahili enerji, sevgi, haysiyet, sempati, heyecan, mesuliyet, şuur ve dramdır.) bunun için düşünme faaliyeti ile iç dünyasına yolculuklar icra eder…

Diğer bir fark ise; İnsan terbiyeyi, eğitimden daha üstün görmektedir!..

Şöyle ki;
Örneğin; birisine “Terbiyesiz” denildiğinde çok sert bir tepki gösterir, aynı kişiye “Eğitimsiz” denilmesi halinde, aynı tepkiyi göstermez, çünkü “Eğitimsiz” denildiğinde ona okulda ezberletilenleri ezberlememiş denildiğini düşünür ve bilir, dolayısıyla eğitimsizliğe çok önem vermez ve tepkisiz kalır.
Terbiyesiz denildiğinde gösterdiği sert tepkinin sebebi ise; “Terbiyenin” ulvi ve ahlaki değerleri ifade ettiğini bilir ve bu yüzden kişi terbiyesiz olmayı kabul etmez.

Eğitim ile Terbiyenin tahakkukundaki “farkı” şöyle tanımlamak mümkündür; Eğitim aklın fonksiyonudur ve insan eğitilmeyi kabul etmektedir! terbiye ise; ruhun fonksiyonudur ve insan, kendi dışındakiler tarafında terbiye edilmeyi, kati olarak reddetmektedir.

Eğitim faaliyetinde, insanın şahsi hürriyetine müdahale edilmezse! onun serbest bırakılması hainde eğitimin terbiyeye katkısı mevzubahis olabilir… Ancak, günümüz modern dünyasında, sanayinin ihtiyacını karşılamak üzere, sadece teknik eğitime önem verilmekte, terbiye olmaya yardımcı olacak, sanat ve kültür ilimleri geriye atılmaktadır.

(Amerikalı Ekonomist ‘John Kenneth Galbraith’ bu konuda şunları yazmıştır.) “Sanayi sistemi; öğrenimin muazzam bir şekilde yayılmasını tahrik etmiştir, bu durdum ise, insanların sadece faydaya yönlenmesini getirmiştir. Öbür tarafta çok gerilerde kalan sanat ve hümanist ilimlerin zayıflaması ve böyle devam edilirse insanlığın sırf menfaatperestliğe yol almasının önüne geçilemeyecektir.” [Yeni Endüstriyel Devlet] Boston 1967

Eğitim ile terbiye arasındaki “fark;” Eğitim insanın dış dünyası ile ilgilidir ve ayrıca dünyevi bir uğraştır. Amaç; Bilim yolu ile maddi dünya da yol bulmak, ilerlemek, hakim olmak, onu yönetmek, işletmek, üretmek, elde etmek ve toplumun istifadesine sunmaktır, dolayısıyla, eğitim ve öğretim toplumsal bir faaliyettir.

Terbiye ise; İnsanın kendi üzerindeki tesiri olarak tanımlanabilir, kendi iç dünyasında cereyan eder ve ahiretle ilgilidir, terbiyenin içindeki sorular da cevaplar da kişinin kendisi ile ilgilidir, terbiyenin öğretmeni de öğrencisi de kişinin kendisidir, dolayısıyla ferdi bir faaliyettir.

Bu bölüm için yararlanılan kaynaklar:

a)İkram Çınar, Eğitim ve Terbiye, Ekim 2011-Sayı 32 (Bkz. İnternet)

b)Mehmet Teber, Haber 7-Eğitim mi, demeli yoksa terbiye mi? (Bkz. İnternet)

c)Kutsal Kitap- Annelik ve babalık (Bkz. İnternet)

ÖĞRENME İLE DÜŞÜNME FARKI

Öğretme uygarlığın talebidir, öğrenme ise, zekanın talebidir.! Temel amaç ise; zekânın yükselmesi, bilimin ilerlemesi ve böylece tabiata hakim olmaktır. Bilim tabiattaki maddi varoluşun metodunu çözmek ve günlük yaşamın kullanıma uygun hale getirmek için gözlem, araştırma, ayrıntılandırma, inceleme yapar ve tecrübe eder, dolayısıyla “eğitim, öğretim ve bilim” insanı daha kabiliyetli, daha becerikli ve topluma maddi faydalar sağlayan bireyler yapar… Bilimin elde ettiği pozitif sonuçlar ise uygarlığın gelişmesini sağlar.

Düşündürmek ise, ruhun talebidir.! Düşünmek ruhu aydınlatır ve içinde bulunduğum kainatta ve üzerinde yaşadığım dünyada, en doğru hayat yolunu bulmaya ve hakikatin sırrına varmaya çalışmaktır. Böyle olduğu için, düşünme tüm maddi menfaatlerden arınmış, içsel bir faaliyettir. Düşünme ve aydınlanma terbiyeyi getirir, terbiye ise, insanı uysal ve ahlaklı kılan, dünyevi bir fazilettir.   

Öğrenmek aklın meselesidir! Ve maddi dünyayı geliştirme faaliyetidir. Düşünmek ise ruhun meselesidir! Düşünme faziletin yükseklerine tırmanma arayışıdır. İşte aradaki fark budur… 

ZEKA, HÜRRİYET, AHLAK VE DENGE

İnsanın, maddi yaşamı içinde, karşılaştığı tüm güçlükleri, üstün zekâsı ile aştığı görülür. Ayrıca, manevi yaşam anlayışının neresinde bakılırsa bakılsın, içinde, hürriyet ve ahlaki değerler taşıdığı açıkça ortadadır.  

İnsanın bedensel özelliklerinden olan üstün zekası, tüm arzu ve isteklerine cevap vermektedir, diğer yandan sahip olduğu hürriyet ve ahlak değerleri ile de tüm zevklere, arzularına ve menfaatlerine sırt çevirerek diğerkamlık yapmaktadır. İnsan sahip olduğu bu yapısı ile “bedenen” hayvani dünyanın içinde olduğunu, ancak; diğer yandan (Hayvani dünyadan görülmeyen) “Tabulara, ahlaki yargılara, yasaklara, dini inanca, büyülere, pis ve yüce, lanetli ve mukaddes ayrımlarına, ahiret inancına, korkulara, kurban sunumu ve takdir gibi ruhi şeylere de sahip olduğunu ortaya koymaktadır.” İşte bu doğal pratik, insanın ikili ve zıddiyet taşıyan bir denge yapısına sahip olduğu göstermektedir… 

Bu iki yönlü dengenin, herhangi bir sebeple bozulması ise; “örneğin; Bedenin ve aklın ileri çıkarak ruhu ve ilhamı gerilerde bırakması yozlaşmamaya sebep olmaktadır. Ya da aklın geri atılarak, ruhun ve ilhamın öne çıkarılması ise, gericiliğe sebep olmaktadır.”  İnsanın yaşamını olumsuz etkilemektedir, hayatın zirvesine giden yolunu tıkamaktadır ve yaşamı tüm insanlar için zorlaştırmaktadır.

Nihayet günümüz dünyasındaki ‘dengesizlik’ ise; Maddeci fikriyatların etkisi ile teknik eğitimin hızla yükseltilmesi, zaten üstün zekalı olan insanın, bilgisi daha da yükseltilmiştir. Buna karşılık, insanın ruhi talepleri ve şahsi hürriyetleri baskılanmış, kültür, sanat, hoşgörü ve folklor gibi manevi değerler gerilemiştir! Netice olarak, “insanın ruhu zayıflamış, iç hayatı körelmiş, ahlaki değerleri anlamsızlaşmış” insan adeta alelade bir yaratık olma yolunda ilerlemeye devam etmektedir. Örneğin;

SSCB de topluma ideoloji aşılama programı ile tüm insanları ve sosyal yaşam şeklini iktidara güdümlü hale getirmek için, uygulanan baskılar, insanın dengesini nasıl bozduğunu ve hayatı nasıl zorlaştırdığı şöyle ifade edilmiştir.

Rus şair, [Boris Oleynik] İnsanın ferdi hürriyetinin yasaklandığı SSCB’de ki hayatı şöyle tarif etmektedir. “Hayat siyah beyaz, davranışlarda; yıldırılmışlık, duygularda; ıstırap, korku, karanlık, uyuşukluk, mimaride ise, ruhsuzluk ve renksizlik hakimdir.”

İnsan için en ideal hayat tarzı, “maddi ve manevi bir dengedir!” Sırf uygarlığın yükseltildiği günümüzde, toplumun karşılaştığı maddi ve manevi belalara bir çözüm bulunamamaktadır, artarak devam eden ve önüne geçilemeyen belalar, Materyalist fikriyatın, insana karşı ve insanın ferdi hürriyetine karşı açtığı savaşın bir sonucudur ve tek yönlü ilerleyen uyarlılığın sonunu işaret etmektedir!… Çözüm ise, ancak manevi değerlerin maddi değerlerle dengede olması ile mümkündür.

DİSİPLİN VE TİTİZLİK KÖRLÜĞÜ

Çocukları, gençleri ve yetişkinleri “disiplinli, düzenli, titiz, terbiyeli ve saygılı olması için eğitmeye çalışmak” ya da zorlamak, aslında insanı merhametsizce ezmektir!..

Modern çağda, özellikle “materyalist fikriyatın etkisi” (1) toplumlarda, sistemlerde ve ailelerde, yeni yetişen nesillerin, titizlik içinde, disiplinli, düzenli olması ve terbiyeli yetişmesi için, eğitilmesi gerektiği düşüncesini, getirmiş ve yerleştirmiştir. Modern yaşam temayülleri, konformizm talepleri ve açık ara ilerleyen teknik uygarlık, bu düşünceyi ve uygulamaları daha da hızlandırarak katı hale getirmiştir.

(1)(Modernizm ve salt maddeci uygarlığın tek yanlı olarak ilerlemesi; “materyalizmin talebidir ve ayrıca Marksizm’e göre toplumun menfaatleri insanın kişilik haklarından daha üstündür, Marksizm’e göre kişilik hakları diye bir şey yoktur. İnsan ruhsuzdur ve sadece zeki bir hayvandır, zorla da olsa terbiye edilmelidir ve toplumun uyumlu bir üyesi yapılmalıdır.”)

Günümüz toplumlarında aile yöneticilerinin (ebeveynlerin) önemli bir kısmı, halen materyalist fikriyatın kör kuyusundadır ve insanın doğasını yaralayan bu “disiplin ve titizlik” uygulamamasına devam etmektedir. Şer halini almış ve insana yapılan zulme dönüşmüş bu “körlük” sayısız insan karanlık dehlizlere gark etmiş, ülkeler dolusu aileyi parçalamış, yalnızlıkları zindana dönüştürmüş, deryaları mutsuzluklarla doldurmuş çalkalanmaktadır…

İnsanın, “ferdi hürriyetini” reddeden ve manevi değerleri yok sayan, hedeflediği ütopik toplumsal düzeni, her şeyde üstün tutan, materyalist fikriyat “disiplin ve titizliğin” devamlı olmasını istemektedir!

Muradı ise;

İnsanları bir mengeneden geçirerek, (sözüm ona eğiterek) sıfırlamak, alçaltmak ve arzuladığı “ütopya” toplumunu kurmaktır!…

Ütopya toplumu dediği ise; (2)

İnsanın şahsiyetinin nokta seviyesine indirildiği, mesuliyetlerinin elinde alındığı, onun alçaltıldığı, buna karşın maddenin, dünyanın, malın ve menfaatin büyütüldüğü bir sistemdir. (3) Ütopyada akrabalık hukuku yasaktır, önemli olan sanayi/tarım üretimi ve üretim ilişkileridir, aşk cahilliktir, kusur kabul edilmez ve ayıp sayılır, sevgi yok sayılır, hissiyat bencilliktir, romantizm zayıflıktır, çocuk doğurmak sanayi üretimi sayılır, annelik taslamak hem zayıflık hem cahilliktir, ütopyada en önemli ve en üstün şey! “Menfaattir.”

(2) Daha geniş bilgi, için bkz: [Tommaso Campanella] (Güneş Ülkesi-Say yayınları-6 Baskı) , [Thomas More] (Utopia-Oda yayınları-4 Baskı) ve [Friedrch Engels] (Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni-Yordam Kitap yayınları-2019)

(3)[Prusya’da piskoposluk danışmanı olan, Nikolas Kopernik] (1514 yılında kainatın merkezinin, güneş olması gerektiğini söylüyordu, ‘Günmerkezlilik Teorisi’ bunun teknik bir konu olduğunu iddia ediyordu, ancak temel amacı, kainatın merkezinin insan değil, madde olduğunu ispat etmeye çalışıyordu, Yani materyalist teorinin doğru olduğunu ispata çalışıyordu. İşte bunun farkına varan, kilise bu sebeple ona şiddetle karşı çıkıyordu. “Ütopya devletinde” Kopernik teorisi geçerlidir, yani hayatın merkezde insan değil, madde vardır.)

İnsanın doğası ise, “titiz ve disiplinli” olamaya uygun değildir. (4) İnsan içsel hürriyet, mesuliyet, ahlak, hayal, hissiyat, şuur, erdem, sempati ve romantizm sahibidir. Dolayısıyla insan için, anlamların değeri ve önemlilik sırası, zaman içinde değişir, bundan dolayı insanı sabitliğe zorlamak, ona boşu boşuna yapılan kötülüktür. Ahlaki olan ise, insanın içsel hürriyeti ile baş başa bırakılmasıdır. Bu husus bir insanlık sorunu olarak, çözüm beklemektedir. Materyalizmin kör kuyusuna düşmüş nice insan; Tek başına çözüm bulamadığı için, insani hissiyatlarının acısını bir dram olarak yaşamaya devam etmektedir.

(4)(İnsanın içinde yaşattığı hayali dünyası, gerçekten içinde yaşadığı dünyadan daha önemlidir, mecbur kalmadıkça hayal dünyasına bağlı kalarak yaşamak istemiştir. Fransız ilim adamlarına göre; İnsan bu konuda, var oluşundan itibaren hiç değişmemiştir.)

EĞİTİM VE MUTLULUK

İyilik sevgiden doğar, mutluluk ise iyiliğin olduğu yerde yeşerir. Sevgi insanın ulvi bir gayesidir, sevginin dünyadaki icrasını kalp gerçekleştirir, kalp ise ruhun bir unsurudur.     

İki kutuplu bir yapı olan insan doğasının, “bir kutbu beden, akıl ve dünyevi unsurlar” “diğeri ise ruhtur.” Değer yargılarına sahip olan ruh, mutluluğu duygulara yükleyerek, insanın duymasını sağlar. Mutluluk kişinin iç meselesidir.

Eğitime ihtiyaç duyan ise akıldır! aklın hissiyatı ve değer ölçüsü yoktur. Bu özelliğinden dolayı, mutluluğa sadece dolaylı katkı sağlar, şöyle ki; Akıl kâinat içindeki tüm konuları keşf eder, elde ettiği tüm verileri depolar, analiz ederek bilince çevirir. (1) Aklın ürettiği bir değerin iyilik için kullanılması halinde mutluluğa katkı sağlamış olur. Ancak O değerin iyilik için kullanılması ise, yine ahlaki değerler aracılığı ile olur. (2)  

(1)“Davıd Hume” Aklı şöyle tanımlamıştır, (Akıl tümüyle şeyler arasındaki münasebetleri keşfetmekten başka bir şey yapmaya muktedir değildir.) [İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme] Bilgesu Yayıncılık.2015-2. Baskı

(2)“Davıd Hume” Ahlaki değerler için şöyle demiştir. (Örneğin bir suç, akıl için sadece bir fiildir. O suçun kötü olduğuna, sadece ahlaki hissiyatlarımızla karar verebiliriz.) [İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme] Bilgesu Yayıncılık. 2015-2. Baskı

Örneğin, İnsan aklının ürünü olan, bir maddi menfaati, iyilik için kullanmak yönünde karar verirken, bu aşamada aklı ile vicdanı sert bir şekilde çarpışır, eğer vicdan galip gelirse, iyilik icra olunur ve mutluluk yeşermiş olur, çünkü akıl; iyilik ve mutluluk kavramını tanımaz.

Mutluluk iyi insan olmanın bir sonucudur, iyi insan olmanın bir yanını manevi hissiyatlar, diğer yanını ise maddi şeyler oluşturur.  

Günümüz de ise, mutluluğun sadece maddi olanaklarla elde edileceği, kanısı oldukça güçlenmiş durumdadır. (3) Bu gaye ile eğitim seviyesi yükseltilmekte ve teknik bilim açık ara ile ilerlemektedir. Ortaya çıkan ise, sadece konforlu bir yaşamdır!

(3)[Epikür,] Bir yandan, mutluluğun zevkte olduğunu söylüyordu, diğer yandan zevkin ruhi huzurdan doğduğunu söyleyerek tam bir tutarsızlık beyan ediyordu, Ancak sonradan bu tutarsızlık bir yana bırakılarak, mutluluğun, ruhi ve duysal olduğu, zevkle ilgisinin olmadığı beyan edildi.

Ortaya çıkmış olan konforlu yaşam ise; “İnsanın doğasında dengesizlik, manasızlık, gayesizlik, mutsuzluk ve gönül fakirliği ortaya çıkarmıştır.” Bu neticeler günlük yaşamda, daha çok madde ile mutlu olmanın arayışlarını artırmış, ancak daha derin çıkmazlarla karşılaşılmıştır. Biri birini takip eden bu çıkmazlar, “İnsanın insana ‘açıkta’ zulüm yapmasına, vahşet yaşatmasına, cinnet ve çirkinlikler sergilemesine zemin hazırlamıştır.” Kişisel çözüm bulamayan insanın, güvenlik ihtiyacı ise, birinci sıraya yükselmiştir!… Velhasıl görüldüğü üzere, mutluluğu teknik eğitimle ve daha çok madde ile elde etmenin imkânı yoktur. Mutluluğun kaynağı maneviyattır.

DİN VE TERBİYE

Tüm dinler insanın yaratıldığını söyler, insan dinle birlikte var olmuştur. İnsana ömrü boyunca birçok görevler verilmiş ve bu görevleri icra etmesi için, ona “cüzi irade, karar verme hürriyeti, mesuliyet, ahlaki değerler ve bedensel üstün yetenekler verilmiş,” bu görev ve hürriyet, Kur’an’da şöyle bildirilmiştir.(1)

(1)*Kendi iradeleri ile kazandıklarına az gülsün çok ağlasınlar. (Tövbe,9/82) *Dileyen iman etsin, dileyen küfrü seçsin. (Kehf 18/29) *Onlara de ki: İster inansınlar isterlerse inanmasınlar. (İsra 17/107)

Dinsiz hiçbir insan topluluğuna rastlanmamıştır!… Çünkü, insan dinle birlikte vardır, din yoksa insan yoktur! Bu konuda, ‘Henrı Bergson(2) ve Mestius Plutarhos’ (3) şöyle diyor;

(2)“Bilimi, sanatı, felsefesi olmayan insan toplumları geçmişte vardı ve bugün de vardır. Ama hiçbir zaman dinsiz toplum olmamıştır.” (Henrı Bergson, [Ahlakın ve Dinin İki Kaynağı] Doğubatı Yayınları 2017-3.Baskı s.87)

(3)MS 65 yıllarında yaşayan Yunan tarihçi [Mestius Plutarhos] ise bu konuda şöyle yazmıştır. “Surları, hükümdarı medeniyeti ve tiyatrosu olmayan bir şehir bulabiliriz. Fakat mabetsiz ve halkı dinle uğraşmayan bir şehir asla görülmemiştir”

İnsanoğlu, var oluşundan beri, daima bir dini inanç arayışı içerisinde olmuştur, insanın hayatında inançlar ve yasaklar kesintisiz olarak var olmuştur. Örneğin, ilkel insan “gökyüzüne, güneşe ve aya” tapıyordu ve ona bir kişilik olarak bakıyordu. İşte insanı hayvanda “ayıran” da bu tapınmasıydı/dini inancıydı!..

Terbiye ise prensip olarak dinden doğar, ne var ki, terbiyenin insanın davranışı içinde tahakkuku, doğrudan dini düşünceye bağlı değildir. Örneğin, bir insan ateist olabilir, aynı zamanda terbiyenin de sahibi olabilir, bu durum onun dinsiz olmadığını, ancak onun dinden haberdar olmadığını, ortaya koyar.

İnsanın terbiyeye ihtiyacı vardır, “hayvanın ise yoktur.” Çünkü; “hayvanlar masumdur, kötülük düşünmezler ve yapmazlar, ahlaken ise tarafsızdırlar, neleri yapabilecekleri yada neleri yapmayacakları bellidir.” Ancak, insanın neler yapacağı belli değildir, insan hem kötülük, hem iyilik yapabilen bir varlıktır. Çünkü insanın ferdi karar verme hürriyeti vardır ve terbiye olmayınca büsbütün kötülüklere yönelebilir ve bu yola gidebilir…(4) İşte insanın terbiyeye ihtiyacının esası, değeri, önemi ve manası budur. Bu konuda insana bırakılan karar, Kur’an’da şöyle bildirilmiştir. (5)

(4) * Nefsimi temize çıkarmıyorum; Çünkü nefis daima kötülüğü emreder. (Yunus-12/53)

 (5)*Her Kim iyi, güzel ve doğru bir iş yaparsa kendisi için yapmış olur. Her kim de kötülük yaparsa kendi aleyhine işlemiş olur. (Fussilet-41/46)

İnsan ile Hayvan arasındaki bu “fark” hayatta karşımıza şöyle çıkmaktadır; Örneğin, “Hayvan aç kaldığında doymak için, ya da tehdit aldığı zaman kendisini savunmak amacı ile tehlikeli olur” hayvanların bu tutumu tamamen mantık içindedir. “İnsan ise; akıl dışı konularda tehlikelidir!” Bu konuda H.G.Well (6) şu sonuca varmıştır;

(6)“İnsan akıl dışı olan duygu ve düşüncelerle hareket ettiği dönemlerde tehlikelidir. Örneğin, insan, şımarık, rahat, tok ve güçlü olduğu dönemlerde daha çok tehlikelidir,” (H.G.Wells [Kısa Dünya Tarihi] Gece Kitaplığı 1.Baskı,2020)  

Terbiyenin tanımı; “İnsanı kötülük yapma duygularında ve düşüncelerinde uzaklaştırma, uysallık kazandırma, ahlaki değerlere önem verme, doğasında var olan hayvani içgüdülerini sınırlama, onları zararsız sınırda tutma mücadelesidir.”

Din insana, kendisini terbiye etmesi için, pratik ıslah yolları da önermiştir. Örneğin; Oruç tutmak, insanoğlunun var oluşundan beri, kendi içine inerek nefsini duyabilmek, onlara yeniden bir düzen vermek ve kendisini yeniden keşfetmenin bir yoludur. Oruç her dinde vardır ve oruç herkesi aynı zamanda, aynı yönde terbiye eden bir saha uygulamasıdır.

Hristiyanlıkta oruç, “ruh dönemi” olarak tanımlanır. Oruç tutmak ruhun içine dalmak ve yaşamanın ne anlama geldiğinin idraki için tutulur.

Oruç semavi olmayan dinlerde de vardır, M.Ö. 500 yıllarında kurulan Budizm dininin ana unsuru olan derin düşünme; (meditasyon) yani kişinin kendi içine inebilmesinin yanında, nefsi terbiye etmek için tutulan oruçtur. Kurtuluşa; yani Nirvana’ya ulaşmanın yolu, oruç tutarak arzuları terbiye etmekten geçer.

Hinduizm’de ise oruç nefsi terbiye için tutulur. Taoizm inancında oruç, daha geniş bir anlamda ele alınmıştır. Brahmanizm’de her ayın 12 ve 13’üncü günlerinde oruç tutmak gelenek halindedir.

Jainizm’de orucun kuralları daha da serttir. Manilikte oruç, ışığı gönderen güneş ve aya dua etmek amacıyla tutulur. Babil ve Asurluların da orucu büyük önem verdiği bilinir. Eski Mısır’da ise oruç genellikle dini bayramlarda tutulurdu. Sonuç olarak diyebiliriz ki; “Hem “insan,” hem de “terbiye,” din menşeilidir!…

Bu bölüm için yararlanılan Kaynaklar;

a)Mehmet Nuri Sunguroğlu-Hristiyanlık dininde oruç (Bkz, İnternet)  

MODERNİZM VE TERBİYE

Modern çağın ana hedefi; “eğitimin seviyesini daha da yükseltmektir!” bu yöndeki gidişata göre, teknik bilim açık ara ile ilerlemekte ve konforlu yaşamın niteliği yükselmekte, sayısı artmaktadır. İnsanlık, düşünce, kültür, sanat ve ananevi terbiyeyi bir kenara iterek, salt modernizm’in ve konformizmin zirvesine hızla yol almaktadır.

Ancak, bu yolculukta; “dengesizlik, manasızlık, gayesizlik, dar kafalılık, kendini beğenmişlik, peşin hükümlülük ve ruh fakirliği ortaya çıkmış ve artmaya meyyaldir.” “İnsanın hayret etme duygusu körelmektedir, sanatsal hayranlığı kaybolmaktadır, içsel kötülük korkuları azalmaktadır, ahlaki hissiyatları zayıflamaktadır, her şeyi bildiğine olan zannı zirve yapmaktadır, felsefe ile hayatı değiştireceği iddiasını iyice yükseltmektedir, kültürü tam gericilik ve karanlık olarak tarif etmektedir, manevi yaklaşımlar ve düşünceler aşağılamaktadır.” (1)

(1) Bu konuda Karl Jaspers,[Felsefeye Giriş] adlı eserde şöyle diyor. (Hayranlık öğrenmeye sevk eder. Hayranlıkta bilgisizliğimin şuuruna varırım. Bir insan hayret etmeyi bırakmışsa, öğrenmeyi reddediyordur…!) (Hareket yayınları-Birinci baskı-1971 Mayıs s.35)

Tek yönlü modernizm yolculuğu; Newton’un kainat hakkındaki “mekanikçi tarifi” ile Darwin’in insanı tarif ettiği “tekamül teorisinin” üzerinde vücut bulmaktadır!… Bu iki teori, pek mantıklı bir sistemle anlatılmıştır. Bu iki teorinin siyasi evresi ise; “Marksizim’dir.” Dayandığı temel, “madde ve menfaat” olduğundan dolayı insanlığı etkisi altına almıştır. İşte bu iki felsefi teorinin etkisine giren, modern çağ insanı; her şeyin şifresinin eğitim olduğunu zannetmektedir ve eğitim marifeti ile “hayatın genel akışını ve insanı varlığını çözdüğünü ve çözeceğini düşünmektedir.”

Halbuki, “Hayat ve insan;” beden ile ruhun, tabiat ile bilincin, eğitim ile terbiyenin, iç içe geçmiş, her gün, her an, sayısız, sonsuz ve değişik şekilde yaşanan bir “mucizedir.” Bilimle, akılla ya da felsefe ile izahı mümkün değildir!..

İnsanlık, bu iki teorinin gerçek sonuçlarını, yaşamı içinde bizzat müşahede edememektedir, dolayısıyla bu teorilerin etkisinde kurtulamamaktadır ve karanlık tünelden, kör kuyuya giden yolu yürümeye devam etmektedir. Her şeyi bildiğini sanan, peşin hükümlü ve inatçı modern çağ insanı, cahilliğin kıyametine giden yolculuğuna devam etmektedir…

İşte bu iki felsefenin tuzağına düşen ve körleşen, modern çağın ‘insanları, sistemleri ve aileleri,’ insanın ruhunu görmezlikte gelmektedirler! Halbuki, İnsan, bedeni içinde, bağımsız bir ruha sahiptir, “ruhun özü ise ferdi hürriyettir” İnsan ferdi hürriyetinde asla vazgeçmemektedir ve başkası tarafından terbiye edilmeyi kati olarak reddetmektedir. (Esasen ruhun karşısına çıkan, her türlü “zorbalık” beyhude çabadır, dolayısıyla günümüzün “modern zorbalığı ’da” ruh karşısında aciz kalmaya mahkumdur.)

Özellikle yeni nesilleri zorla ’da olsa eğiterek, terbiye edebileceklerini sanıyorlar…! Bu zanları sadece, içine düştükleri materyalist tuzaktır ve modern körlüktür…

Bu makalenin, başlangıçtan bu yana inceleyip ortaya koymaya çalıştığı, “zorla terbiye etme” yönelimlerinin tümü, insanların haysiyetine ağır gelmektedir… Bu “modern zorbalık,” bir insanlık dramıdır ve yakın bir günde; Körü ağlatacak, dilsizi söyletecek ve sağırı uyandıracaktır… Yeni bir seyahat yazısında buluşmak üzere, sağlıklı, sevgi ve muhabbetle kalın. Rıza Çubuk.

a

Bu gönderiyi paylaş

Comment (1)

Bir cevap yazın

Bu ürünü sepete eklediniz:

error: İçerik Korumalıdır !!