DERİN DÜNYA SEYAHATİ-20

DERİN DÜNYA SEYAHATİ-20

AİLE YAŞAMI NE ZAMAN BAŞLADI

İnsanlar canlı bir varlık olarak hayatını devam ettirmesi için; yaratılışı/doğası gereğince, ruhsal ihtiyaçlarını, bedensel ihtiyaçlarını, manevi ihtiyaçlarını karşılaması ayrıca barınması, beslenmesi ve üremesi gerekiyor, işte bunun için, insanoğlu aile müessesini kurmuştur.(1)

İnsanın yaşamında çok önemli olan aile müessesesi için, yine insanlık tarafında tarih boyunca çeşitli sorular sorulmuştur, soruların çoğu, “aile ne zamanda beri vardı” ve “bundan sonra nasıl sonuçlanacağı” konusunda toplanmıştır. Bu sorulara cevap arayan tarihçiler, antropologlar ile sosyologlar, sosyal alanlarda ve coğrafi alanlarda uzun araştırmalar yapmıştır. Konu ile ilgili olarak, antropoloji, sosyoloji, din ve felsefe farklı açılarda farklı sözler söylemişler ve iddialarda bulunmuşlardır, “varoluş/kaynak/yaratılış ve kalıtım/genetik” konularında ise daha çok din ile felsefe söz söylemiştir. Bu iki dünya görüşünün sözü ve iddiaları daima farklı ve bir karşıtlık içinde olmuştur, bu karşıtlık günümüzde de devam etmektedir.  (Bu karşıt görüşlülük kesintisiz olarak devam edecek, çünkü; İnsanın nasıl yaşayacağı yada yaşaması gerekir gibi düşünceler bizi insanın menşei ile ilgili sorulara götürür. İnsanın menşei ile ilgili sorular ise bizim temel dünya görüşümüzün ana temelini oluşturur.)

Felsefi görüşe göre, kâinattaki esas varlık “Maddedir”, dine (Avrupa’nın din anlayışı) göre ise esas varlık “Ruhtur”. İslam’a göre esas varlık “Ruh ve Maddenin birliğidir” yani  “İnsandır”, zira insanın doğası, ruh ve maddenin birliğinden ibarettir.

Felsefi görüş olarak, öne çıkmış olan, Materyalizm; ilkel komünal hayat döneminde ailenin olmadığını, toplayıcılık/avcılık döneminde sonraki üretim sürecinin bir mecburiyeti olarak ortaya çıktığını, günümüzün özel mülkiyetinden sonra gelecek, son komünal dönemde, aileye gerek kalmayacağını ve ortadan kalkacağını iddia etmektedir, Materyalizm’e göre “aile” fertler arasındaki menfaat icabı vardır, menfaat bitince, ailenin de biteceğini iddia etmektedir.

Diğer felsefi görüşlerin bazıları, ailenin sanayi ile başlayan ve devam eden atomazisyon(2) sürecinden ortadan kalkacağını ileri sürerken, bazıları ise ailenin toplumsal şartlara göre yeni şekiller kazanacağını ileri sürmektedir. Ancak görüşünün bilimsel olduğunu iddia eden felsefenin bilimsel delilleri bulunmamaktadır. Zaten felsefi görüşlerin büyük bir kısmı (özellikle Materyalizm) sadece teoride yani edebiyat yaparken tutarlıdır, gerçek hayatta gerçek insanla karşılaşınca tutarsızlığı ve çözümsüzlüğü ortaya çıkmaktadır.

Dine göre ise; aile insanlığın başlangıcından beri vardır ve insanlığın sonuna kadar var olacaktır. Çünkü aileyi biri birine bağlayan öncelikle sempati, sevgi, aşk, romantizm, hissiyat, maneviyat ve menfaat ile zeka gibi maddi varlıklardır. Aile insanın yuvası, anne ise, yerine başka bir kişinin geçemeyeceği yüceliktir. Ayrıca aile kurumu temel olarak doğruluğa dürüstlüğe ve iyiliğe beşiklik yapmıştır. Dolayısıyla aile kurumu insanlığın varlığı ile birlikte başlamıştır. İnsanlık yok olmadıkça ailenin ortadan kalkması imkânsızdır, çünkü aile kurumu olmadan hiçbir kadın çocuk doğurmak istemez, kadınlar çocuk doğmayınca ailenin insanlıkla birlikte yok olacağı açıktır.

Yararlanılan Kaynaklar
(1) Can İsmail Ailenin Tarihsel Gelişimi
Arş. Gör., Muş Alparslan Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü,
*Campanella Tommaso Güneş Ülkesi say yayınları 2019
*Dikeçligil, Beylü  F. 2012 “Aileye Dair Kabullerin Ezber Bozumu”
*Eliaçık R.İhsan Sosyal İslam tekin yayınları 2018/04
*Engels, Friedrich  Ailenin, Özel Mülkiyetin ve  Devletin Kökeni, Yordam Kitap 2019
*More Thomas Utopia oda yayınları 2017
*Türkdoğan, Orhan (1991) “Aile Sosyolojisi Modeli”
 (2)(Atomizasyon) Sanayi devriminden sonra meydana gelen sosyal ekonomik ve siyasal değişimin bir so­nucu olarak aile, yakın akraba ve komşuları ile olan gelenek­sel bağlan çözülen ve böylece birincil ilişkileri ortadan kal­kan bireylerin ikincil, formel ve bürokratik ilişkilerle bir araya gelmeleriyle ortaya çıkan yalnızlaşma süreci.(Bkz. yabancılaş­ma)

HRİSTİYANLIĞIN AİLE ÇIKMAZI

Hristiyanlıkta evliliğe onay veren dini bir belge yoktur.(1) Evlilik şerdir ve taviz vermektir, Aziz Pavlus, şöyle demiştir; “Bekar Tanrı’yı ve onu nasıl memnun edeceğini, evli ise dünyayı ve karısını nasıl memnun edeceğini düşünüyor”(2) Hristiyanlıkta evlilikler Tanrı’ya bağlılık yolunda elde edilecek kemaletten alçalma olarak görülür. Bu yaklaşımın ağırlığını hafifletmek için evlilik törenleri (Evlilik töreni Tanrı’nın iki kişiye birleşme izni verdiğini, ömürlerinin sonuna kadar tek vücut olacaklarını ve boşanmayacaklarını, boşanmanın yasak olduğu, evliliğin Tanrı ile insanların arasında yapılmış bir antlaşma yani sakramet/gizem olduğu anlamına gelir) yüksek iffete ulaşma yolu olarak kabul edilmektedir.

Bu konuda gevşeme ise yine, Aziz Pavlus’un başka bir mektubu ile ortaya çıkmıştır. Aziz Pavlus mektubunda şöyle diyor; “Erkeğin kadında uzak durması iyidir, fakat zinadan kaçınmak için her erkeğin kadını her kadının kocası olsun”(3)   

Hristiyanlığın mantıki bir parçası olan “kadında uzak durma”, yani cinsi münasebetten sakınma konusu, nihayet 1139 senesinin Konsilinde “bekarlık adağının” ihdas edilmesi ile belgeye bağlanmıştır ve halen devam etmektedir.(4) Bu konuda hadımlaştırma (19. yüzyılın sonlarında Kilise tarafından yasaklanıncaya kadar) bile yapılmıştır. Bekârlık adağı bugün için, sadece çok az sayıdaki ruhban sınıfının seçkinlerince sürdürülmektedir.

Diğer tarafta, dini evlilik ile medeni evlilik arasındaki, çelişki uçurumu devam etmektedir. Hristiyanlığa göre evlilik asla koparılamaz kutsal bir birleşmedir, “evlilik bağını sadece ölüm çözebilir.”(5) Buna karşın medeni hukuka göre, boşanma serbesttir. Nihayet anlaşıldığı gibi, evlilik Hristiyanlığa uygun bir müessese değildir, ancak gerçek hayatın tatbikat sahasında evliliği, mecburi çözüm olarak kabul etmek zorunda kaldığı besbelli. Hayat için bir ölçü olma ve insanın tabiatına uygun düşme konusunda bir çıkmaz ve güçlük yaşandığı ve gerçek Hristiyanlığın bir kilise dini dönüştüğünü söylemek yanlış olmayacaktır.

1-Tolstoy-Savaş ve Barış-İletişim yayınları

2-(Kornitlilere M.VII,38)

3-(Kornitlilere M.1,1-2)

4-Katolık imanında (Tanrının egemenliğini göstermek, Hz.Meryemi örnek almak ve kendisini insanlığa hizmete adamak) tanrıya adanmış, tam anlamıyla iffetli bir yaşamın ömür boyunca sürekli olarak devam ettirilmesidir https://antwortenanmuslime.de/konu-10-hristiyan-cagrisi-evlilik-tanriya-adanmis-bekarlik.html?L=2

5-Referat für interraligiöse Dialog S.11-14; 35-39 

MATERYALİZMİN AİLESİ

Materyalist felsefeye göre, evlilik ve aile kurumu iktisadi nedenlerden kaynaklanmaktadır.  Şöyle ki; İlkel komünal hayat döneminde ailenin olmadığını, toplayıcılık/avcılık döneminde sonraki üretim sürecinin bir mecburiyeti olarak ortaya çıktığını, günümüzün özel mülkiyetinden sonra gelecek, son komünal dönemde, aileye gerek kalmayacağını ve ortadan kalkacağını iddia etmektedir.(1)

Materyalizme göre evlilik bir cinsin, diğer cinsi baskı altına almasıdır, Engels bu konuda şöyle diyor;” Tarihte çıkan ilk sınıf karşıtlığı ve sınıfsal baskı kadın ile erkek arasında çıkmıştır.” (Engels-Ailenin Özel mülkiyetin ve Devletin Kökeni s .83-Yordam kitap-2019/09) dolayısıyla evliliği külfete girme olarak görmektedir.

Materyalizm “Aile’nin” fertler arasındaki menfaat icabı ortaya çıktığını, menfaat bitince, ailenin de biteceğini iddia etmektedir. Ancak görüşünün bilimsel olduğunu iddia eden materyalist felsefenin bilimsel delilleri bulunmamaktadır.(2) Zaten felsefi görüşler genellikle (özellikle Materyalizm) sadece teoride yani edebiyat (kitapların sayfalarında) yaparken tutarlıdır, gerçek hayattın tatbikat sahasına indiğinde, yani gerçek insanla karşılaştığı zaman tutarsızlığı ve çözümsüzlüğü ortaya çıkmaktadır. Zira, hem aklıselim sınırları içinde kalmak, hem de felsefenin gösterdiği yolda tutarlı olmak imkan ve ihtimal dışıdır. Hayatın gerçeği bunu daima önümüze koymuştur.

Materyalist felsefe cinsi münasebetlerde prensip olarak tam serbestliği savunmaktadır, Hristiyanlığın cinsi münasebetlerde sakınma yaklaşımı ise; batılı birçok materyalist yazara göre “seksin enerjisini başka sahalarda kullanmak için, cinsi hürriyeti boğmaktır.

Materyalist felsefe evliliği ve aile kurumunu toptan reddeder. Bu reddiyeyi şöyle açıklar: “Tarih öncesinde evlilik yoktu ve çocuklarında belirli bir annesi babası yoktu, evlilik ve aile çok eşli olarak sonradan ortaya çıktı, ancak çok eşlilik tarih içinde eriyerek günümüzdeki tek eşliliğe evirildi, gelecekte ise başa dönerek aile tamamen ortadan kalkacaktır.” (Engels, Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Yordam Kitap/2019-09 S, 41-42)

Materyalist felsefeye göre, gelecekte komünal yaşamın başlamasıyla birlikte, kadınla erkeğin ekonomik birlik mecburiyeti’de ortadan kalkacak,  böylece aileye de gerek kalmayacak, Bu konuda Engels gelecekte tamamen formel bir topluma geçileceğini iddia ederek şunları söylemektedir;“Komünal yaşamda, özel ev idaresi, çocukların bakımı ve eğitimi özel iş olmaktan çıkacak ve toplumsal bir sektör olarak kamusal bir iş şeklinde yapılacaktır.”(Engels-Ailenin Özel mülkiyetin ve Devletin Kökeni s.95-96-Yordam kitap-2019/09) İşte bu felsefi iddiaya inan ve dayanan bazı komünist sistemler, aile kurumunun yerine geçmek üzere ekonomik ve sosyal yapılar kurarak, ailenin gereksizliğini ve ortadan kalkabileceğini ispat etme denemeleri yapmışlardır. Mesela; 1930 yıllarında Rusya’da “Kolhoz” sistemi ve 1950 yıllarında Çin’de “Komün ” sistemi uygulamaları sonunda aile kurumu yerinde kalmıştır, sadece aile yapısında bazı değişikliğe sebep olmuştur, aileyi ortadan kaldırma iddiası temelden çökmüştür. İsrail’de denemeleri devam eden “Kibbutz” sistemi ise Kolhoz ve Komün sisteminin bir benzeri olup; kapanmak üzeredir ve çökmeye mahkûmdur. Çünkü hiçbir sosyal örgütlenme/yapılanma aile kurumunun yerine getirdiği, “ruhsal ihtiyaçları, bedensel ihtiyaçları, manevi ihtiyaçları, karşılaması, toplumsal denetim, barınma, beslenme, kültürel aktarım ve üreme” fonksiyonlarının yakınına varması bile mümkün değildir.

Bu konuda, Mustafa Erkal (Prof. Dr.) şunları söylemektedir; Aile kurumu sıcak bir ortamdır, bu ortamın dışına çıkan yada atılan her fert ruhi sıkıntılarla karşı karşıya kalacaktır. Nihayetinde ise ortaya mutsuz fert, mutsuz aile, mutsuz toplu ve mutsuz bir devlet çıkacaktır. Ailesiz bir toplum soyut bir yapı ve hayali insanlar topluluğudur. Böylesine hastalıklı bir aile yapısının ise, toplumda çözülmeyi getireceği açıktır, bundan dolayı her toplum çözülmenin karşısındadır ve çözülmeye müsaade etmeyeceği ortadadır.(3)

Aile kurumunun temeli maneviyattır ve insanın manevi yanının değişmesi imkânsızdır. Maddi yanı değişebilir, bu ise sadece ailenin şeklini değiştirir yada çeşitlendirir, aileyi ortadan kaldırmaz. Zira ailenin yerine geçecek herhangi bir müessese yoktur, insanın aile içinde bulduğu şefkati ve sevgiyi başka yerde bulması yada yaşaması imkansızdır.

Ancak günümüzün bazı siyasi sistemlerinde, ülkelerinde yada toplumlarında, özellikle dini emirleri kendi çıkarına yorumlayarak yada yanlış dini yorumların bir sonucu olarak kadınlara karşı uygulanan, baskılar, şiddet, kölelik, zülüm, mirasta mahrum bırakma ve buna benzer kötülüklere son verilmesi, yani aile kurumu yapısında kadınlar lehine hukuki, kültürel ve zihinsel değişiklikler yapılması, insanlığın kaçınılmaz gereğidir ve dinin insanoğluna direkt değişmez emridir.

Materyalizmin aile kurumunu sadece maddeye bağlayarak toptan reddiyesini kabul etmek imkân ve ihtimal dışıdır. Diğer yandan, kadınların uğradığı haksızlıklar konusunda ki sözlerine karşı çıkmak da mümkün değildir.

1-Engels-Ailenin Özel mülkiyetin ve Devletin Kökeni-Yordam kitap-2019/09

2-Can İsmail, Arş. Gör. Ailenin Tarihsel Gelişimi, Muş Alparslan Üniv.Fen Edbi.Fak.Sosyoloji bölümü.

3-ERKAL, Mustafa, İktisadi Kalkınmanın Kültürel Temelleri, yenilik basımevi İstanbul. 1991 S.55

 

  (Not: devam edecek)

Yazar

Gezdikçe; Dünyası büyüyor,hedefleri çoğalıyor, ön yargıları azalıyor, gönül zenginliği artıyor, ibret alıyor … Gezdikçe; Kendini keşfediyor, keşfettikçe başka eksiklerini görüyor, eksikleri farklı şeylerle tamamlıyor, tamamlarken öğreniyor, öğrenirken öğretiyor, öğretirken daha iyi anlıyor, daha iyi anladıkça daha çok öğrenmek istiyor, daha çok öğrenmek istedikçe gezme arzusu daha da artıyor… Geziyorum, tecrübe ediyorum ve bunları fotoğraflarımın yanında yazılarımla paylaşıyorum. Bu paylaşımın özünde, hayatımızı, çevremizi ve diğer tüm hayatları elimden geldiğince sosyal tarihin sayfalarına aktarmaya çalışıyorum… Aslında, geçici göç olarak tarif edebileceğimiz seyahat, İnsan hayatının başlangıcı ile sonu arasında devamlı bir biçimde var olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, göç insanın kaderidir, demek yanlış olmayacaktır sanıyorum…