DERİN DÜNYA SEYAHATİ-19

DERİN DÜNYA SEYAHATİ-19

AİLE DİNİ BİR YAPIDIR!

Yeryüzündeki tüm aile üyeleri, biri birine, hissiyat duygusu, sevgi, coşku, şefkat, merhamet, saygı ve vefa ile kısacası, maneviyat duygusu ile bağlıdırlar, yani aile kurumu dini bir yapıdır.

Aile içinde maddi menfaatler karşılıksızdır ve yardımlaşma esastır. Zaten! İnsanlığı ayakta tutan, temel taşın ilki aile, ikincisi topluluklar ve üçüncüsü toplumlar olmuştur, bunun ispatı ise; Tarihte ailesiz bir topluluğa rastlanmamıştır.

Evlilik, iyilikleri teşvik eder, dürüstlüğün ispat edildiği bir çerçevedir, bu sebeple evlilik, ailede mukaddes olarak kabul edilir, Anne ise, semboldür, sırdır, dolayısıyla daima takdir edilir ve yüceltilir, onun yerine geçecek hiçbir unsur yoktur.

Ailede yaşlılar saygındır ve ailenin genç üyeleri, kendilerini yaşlılara bakmakla görevli sayarlar, bu insani görev duygusu, manevi ve devamlıdır.

Aile anlayışında, insan en büyük değerdir, dünya ise sadece bir afiş misali renkli görüntüdür, sonuçta aileyi oluşturan ve ayakta tutan şey ise; insanın sahip olduğu, çok ileri derecedeki romantik manevi hisleridir. Bu hakikatlerden sonra, aileyi şöyle formüle etmek mümkündür. “Aileyi ayakta tutan, insanın maneviyatıdır, insanı ayakta tutan ise ailedir.”

AİLE NEDEN DIŞLANMAK İSTENMİŞTİR!

Ailenin neden dışlanmak istendiğinin izahı için, önce tarihî sebeplerini, ortaya koymaya çalışalım;

  • İdeal devlet ve ideal toplum felsefesini, yani “siyasi ütopyayı” ilk defa, Platon (MÖ 350) “Devlet” adlı kitabında ortaya koymuştur. Platon, mutlu bir hayat için, erdemli bir yaşam sürmek gerektiğini, bunu için ise, aile değil, ideal bir devlet gerekir demiştir. Platon, aile hayatı ve sevgi diye bir şey olmaz, diye savunmuş, Çocuk doğurmanın, devlet denetiminde bir fabrika şeklinde olmasını istemiş ve defolu sayılan çocukların ise, ölüme terk edilmesi gerektiğini yazmıştır. İnsanın aile dışında nasıl eğitileceğini ise, sistematik bir biçimde anlatmıştır.

  • Platon’dan sonra, (MS.16. yy) İdeal devletin ve ideal toplumun nasıl olması gerektiğini, Thomas More (MS.1516) “Ütopya” adlı kitabında bir şema halinde vermiştir ve onu Rahip, Thomasso Canpenella “Güneş Ülkesi” adlı kitapla izlemiştir. Bu felsefelere göre, ideal bir toplum için, aile terbiyesinin yerine, devletin sosyal eğitimine gerek olduğunu ve devletin insandan üstün olduğu belirtilmiştir. Devletin menfaatleri için insanların hürriyetlerinin sınırlandırılması gerektiğini öne sürmüşler. İdeal toplum için akrabalık ve arkadaşlık ilişkilerinin olmaması gerektiğini, bunların fuzuli şeyler olduğunu ortaya getirmişlerdir.

  • Canlıların yaratılmadığını! maddeden ibaret olduğunu ve İnsanın ise hayvandan tekâmül ettiğini, insanın maneviyatının olmadığı iddiasında olan tekâmül teorisini, 1859 yılında Darwin “Türlerin kökeni” adlı kitabında ortaya getirmiştir.

  • Antik Yunan felsefesinin bir devamı olan “Materyalist felsefeye”(MÖ 6.yy) göre ise, Evren tamamen boşluktaki bir maddeden ibaret olduğudur. (Demokritus MÖ.5.yy)  Materyalist felsefenin geldiği son aşama formülü ise şöyledir, Kâinattaki tüm maddeler, atom parçalarından ibaret olup, buna göre maddenin gelişmesi ve değişmesi ise atomdan moleküle, ondan canlı hücreye yani bitkiye hayvana ve insana doğru olmaktadır. Yani insanın kökeni maddeseldir.

  • Ruh dairesine olmak üzere, varlıkların ve hareketlerin, değişimlerini, sonuçlarını, yenilenmesini, dolayısıyla hayatın vücuda gelişini formüle eden “Diyalektik metot” ise Hegel’e (19.yy) aittir. Hegel bu metodu “Ruhun Fenomolojisi” adlı kitabında ortaya koymuştur. Ancak, Bu metodun ruh değil maddeye ait olduğunu iddia edip, Hegel’in yanıldığını savunan, Engels ve Marks Hegel’in diyalektik metodunu, Materyalizmle birleştirerek “Materyalist Diyalektiği” ortaya atmışlardır.

  • Makyavelizm ise, Floransalı, Niccolo Machiavelli tarafından (Ms.1469-1527) 1513 yılında yazılan “Prens” adlı kitapla ortaya sürülmüştür. Makyavelizm genel anlamda menfaatin her şeyin üstünde olduğunu ve menfaate ulaşmak için her yolun mubah olduğunu, ahlak ve diğer insani olan her şeyin yok sayılmasını öneren felsefenin adıdır. Makyavelizm.

  • İşte yukarıda, izah edilen, tarihi, felsefeleri ve teorileri alıp, on dokuzuncu yüzyılda bir düzlemde birleştirip, bunları ekonomiye, tarihe, insana ve topluma göre sistematik bir şekilde formüle ederek, meydana getirilen felsefi görüşler ise, Marksizm olarak ortaya çıkmıştır.

  • Görüldüğü gibi, on dokuzuncu yılda ortaya çıkan Marksizm’in temelleri, Materyalist maddeciliğe, maddeci diyalektik metoda, insanı değil devleti yücelten Platon’un İdeal devlet teorilerine, akrabayı, arkadaşı, sevgiyi, ana baba birlikteliğini, aileyi anneyi fuzuli sayan, Thomas More ve Rahip Tomasso Canpenella teorilerine, İnsanın bir maddi varlık olduğunu iddia eden Darvin’in tekâmül teorisine ve Menfaate ulaşmak için her yolun mubah olduğunu, ahlak ve diğer insani her şeyi yok sayan Niccolo Machiavelli’nin Makyavelizm felsefesine, dayanmaktadır. Aslında Marksizm, bunların toplamından başka bir şey de değildir.

  • Marksizm ideolojisini oluştururken, “ana kaidesini” Darvin’in “insan sosyal hayvandır” temelli felsefesinin üstüne oturtmuştur. (Bunun içindir ki, Marks Das kapital/yani “sermaye”/ adlı kitabını Darvin’e ithaf etmiştir) Çünkü insanın uymadığı hiçbir ideal sistemin olmayacağını, yürümeyeceğini ve bir işe yaramayacağını biliyorlardı. Eğer insanı hakiki (Maneviyatının/şuurunun var olduğunu) olarak kabul etselerdi, Marksizm diye bir ideoloji olmayacaktı, (Platon’un ideal devleti, ideal toplumu, Thomas More’nin ve rahip Thomasso Canpenellanın idealleri ile Niccolo Machiavelli’nin ahlakı yok sayan menfaatçi ideali ve Darvin’in sosyal hayvan teorisi yerde kalacaktı) yani Marksizm’i yazamayacaklardı! Marksizm’in olabilmesi için, insanın “mükemmel sosyal bir hayvan” olması mecburidir. Darvin teorisi ise, sosyal hayvanı tanımlayan, Marksizm,in doğuşunu sağlayan önemli/satanik bir tamamlayıcıdır. Zaten Marksizm doğum için tam olarak 2.150 yıl beklemiştir. bekleme sebebi ise Darvinizmin olmayışıdır.

  • Bilindiği gibi, Marksist düşüncelerin tamamı, Darvin teorisinden sonra başlamıştır. Çünkü Darvin teorisi Marksist sistemin en önemli ve olmazsa olmaz parçasıdır.

  • Darvinin araştırması aslında doğal bir araştırma değildir, planlanmış/üretilmiş satanik temelli insana karşı yapılmıştır, Çünkü Yahudiliğin ana görüşü ve ana hedefi olan, “yeryüzü cenneti” ancak ve ancak kurulacak bir modern kölelik düzeni ile mümkündür. (Yahudi inanışında/kaynaklarına göre, Yahudilerin dışındaki tüm insanlar Yahudilere hizmet etmek için yaratılmıştır) bu düzen ise ancak ve ancak insanları bir maddi eşit düzen geleceğine inandırarak olabilirdi, inandırmak yetmezdi! ayrıca bir sistem kurulmalıydı ve insanlar ona itaat etmeliydi, işte eksik olan buydu ve bunu da ancak Darvin yapabilirdi! yani  satanik pazılın tamamlanması için, insanı bir hayvan olduğuna inandırmak gerekiyordu, insanın sisteme kayıtsız şartsız itaat etmesi için bir hayvan olması gerekirdi, yani şuuru olmamalıydı, işte bu eksiği gidermek için, Kraliyet donanmasını Darvine tahsis ederek tamamlamayı planladılar, planları tuttu ve hemen ertesi gün “bir Yahudi olan” eli kalem tutan, Marksa Marksist ideolojiyi yazdırmak işin en kolayıydı ve bunu yaptılar, Marks ın ömrü vefa etmeyince planlarını Engels e tamamlattılar. Bunu planlayanlar, 1800 yıllarında ittifak halinde olan İngiliz/Yahudi ortaklığından faydalanan, ezoterik örgütlerdi. Kraliyet donanmasının görevlendirmesi ancak ve ancak, İngiliz sanayisine finansman sağlayan, Yahudi ortağın etkisi ile olabilirdi… Öylede oldu.

  • İlk başta; Çin olmak üzere kültür devrimi ile (İnsanı hayvan yapma denemesi, yani şuursuzlaştırma denemesi) darvinizim denemeleri yapılmıştır, yani Marksizm aslında Darvin teorisinin toplumsal bir denemesini gerçekleştirmiştir. Sonuç ise, hüsranla bitmiştir, çünkü insan, hayvandan farklı  olarak, “”insan diye bir “öz’e””” sahiptir, yani hayvandan farklı olarak şuura sahiptir, dolayısıyla, insanın, “hayvan yaşam düzenini” kabul etmesi imkan dışıdır.)

  • Çünkü;

  • Hiç bir hakiki insan (Maneviyata sahiptir) şahsi hürriyetsiz yaşamı kabul etmez ve edemez ve hiç bir insan, hayvan olmayı asla kabul etmez. Marks ve Engels Marksizm’i yazmadan önce Darvin’e tam inanarak şu kurama varmışlardır! “Madem insan yaratılmamış, madem insanın kökeni tam olarak hayvan ve madem insan sosyal bir hayvan, o takdirde insan da, tıpkı bir hayvan gibi, zorla eğitilebilir ve zorla her şey yaptırılabilir, ve (Yahudi’nin emeli olan hizmetçi tutma ve çalıştırma düzeni kurulabilirdi) böylece ideal bir toplum oluşturmak ve ideal bir devlet kurmak hiçte zor olmayacaktır!”

  • Bu kuramdan yola devam eden, Marks ve Engels, Marksist ideolojinin gerçekleşmesi için, öncelikle, insanın doğumundan itibaren aileden alıp devlete verilmesini ve devletin eğitmesini, aile diye bir şeyin olmaması gerektiğini ısrarla savunmuşlardır ve tüm kurgularını bunu üzerinde yürütmüşlerdir. Ailenin ve Annenin ortadan kaldırılması gerektiğini, insanın bir fabrika üretimi olarak ele alınması ve fabrika misali yapılması gerektiğini kitaplarında açık olarak yazmışlardır.(Anne sadece doğum evine kadar vardır, sonrasında çocuk devletindir) Çünkü insanı bir sosyal hayvan olarak kabul eden, Marksizm’i yeşertmeyecek tek kurumun “Aile” ve tek ferdin “Anne” olduğunun biliyorlardı. bu sebepten onları hedefe yerleştirdiler.

  • İşte bu sebeple Marksizm’in doğuşundan sonra, sosyal alandaki tüm saldırılar ve aşındırmalar, Aileye ve Anneye direkt ve dolaylı olarak yapılmıştır ve yapılmaya devam edilmektedir. Günlük yaşam sürecinde net olarak gözükmeyen bu saldırılar, toplumlarda aile içindeki çatışmaları çoğaltarak, onların insani zaaflarını kaşıyarak yapılmaktadır. Günümüzdeki “dünyada sür giden,” kadına şiddetin temelinde bu anlayış, bu siyasi tertip ve bu ideolojik hedef vardır. Kadınlara arka çıkarak, onların haklarını savunduğunu iddia eden, tüm izim’lerin kapaklı ana hedefi ise, tam olarak, Marksizm’dir. Marksizmi fonlayan ise uluslararası finans şirketleridir…

  • Aileyi temelden sarsan tüm gelişmelerin tamamı planlı, kapaklı ve siyasi hedef gütmektedir. Aileyi temelden sarsan tüm tutum ve şiddet olayları nereden, hangi görüşten (Marksizm karşıtı görüşler dahil) gelirse gelsin, tümü de Marksizm’e hizmet etmektedir. Zaten Marksizm hedefe ulaşmak için her türlü kirli yolu mubah saymaktadır. Dikkatle incelendiğinde görülecek ki, aileyi dağıtanların, maddeci bir anlayışın, maddeci bir tutumun,(Maddecilik, menfaatçilik her görüşte insanda vardır, bu maddecilik anlayışının materyalizmle direkt ilgisi yoktur.) maddeci bir hedefin ve maneviyatı zayıf olan insanların marifetidir… Marksizm maneviyatı sert bir şekilde ve temelde reddeder. Marksizm maddi eşitliği savunur, ancak ana hedefi sömürmektir,ana hedefi Yahudi inanışının  tahakkukunun sağlanmasıdır, Marksizm eşitlik dağıtmak için değil, almak için gelir. Marksist sistemde, İnsanın hürriyeti söz konusu dahi olamaz. Marksist ideolojinin tamamı, insana yapılacak tüm düşmanlıkları yapmak için, yani insanı yok edecek projeleri gerçekleştirme projesidir. Çünkü Marksizme göre insan diye ayrı bir “öz” yoktur.

  • Bu hakikatlerden sonra, Marksizmi şöyle formüle etmek mümkündür; “Marksizm, Ekonomik olarak kölelik, Sosyal yaşam olarak hayvancıl, ideolojik olarak satanik, din olarak şeytani, insani olarak ahlaksızlık//Lenin şöyle demiştir;Sosyalizmde, zerre kadar ahlak olmaz, çünkü ahlakın olduğu yerde sosyalizm yürümez, sosyalizm tamamen menfaate dayanır// toplumsal olarak maddeci, devlet olarak Tanrıcılık //Sosyalizmde her şey devlet demektir ve devlet her şeyden yücedir// Aşk olarak Lidercilik //Sosyalizmde bir insan başka bir insana aşık olamaz, hem ayıp hemde yasaktır, aşk sadece lidere ve devlete karşı olabilir. Çin kültür devriminde bu böyle anlatılmıştır. Günümüzün en somut örneği ise Kuzey Kore dir. 2011 yılında ölen lider “Kim Jong İl” için halkın sokaklarda günlerce gruplar halinde ve haykırarak ağlamasını sebebi işte bu lider aşkıdır//Anne olarak sadece doğum yapan kadın vardır, Aile olarak, aile yoktur onun yerine komünal yaşam vardır, Kadın olarak, sadece güzel bir varlık vardır.

  • Kadını savunduğu iddiası ile yola çıkan sivil toplum kuruluşları çözümü kadını yalnızlaştırarak özgürleştirdiklerini sanıyorlar. Kadını yalnızlaştırarak aslında ona zarar verdiklerini ve aile kurumunu aşındırdıklarını, Marksizm’e yani modern köleliğe hizmet ettiklerini anlamaları için çok uzun bir zamana ihtiyaç vardır. Kadına şiddetin ve ailenin sarsılmasının önlenmesi ve çaresi tüm toplum ile devletin yaşamı düzenlemesi, paylaşımın düzenlenmesi ve kültürün, din’in ve sanatına uyarılması ve cezaların çok çok ağırlaştırılması, sonuçlara göre değil sebeplere göre de çözümler aranması ile mümkündür.

  • Eşcinsel yada lezbiyen özgürlük adı altında savunulan hatta “İstanbul sözleşmesi” adı ile resmileştirilmeye çalışılan bu ve benzeri tüm girişimler, Aileye ve Anneye yapılan açık ve direkt saldırılardır. Bu yönelişi teşvik eden ise, özgürlük sahteliği yapan Marksist düşünce merkezleri ve bu merkezleri fonlayan uluslararası finansal şirketlerdir.

  • Sonuç olarak, şöyle demek mümkündür;     Marksizm, Darvinizmin ispatı için yapılan bir denemeydi ve başarılmış olsaydı! Satanizmin tam tahakkuku için, dünyanın tüm ailelerini yıkmayı ve dünyanın tüm annelerinin çocuklarını ellerinde almayı planlıyorlardı… (Not Bu konuda yazı yeni başlıklarla güncel konularla ve yakın plan incelemeleri devam edecektir) Yeni bir seyahat yazısında buluşmak üzere, sağlıklı, sevgi ve muhabbetle kalın. Rıza Çubuk.

     

Yazar

Gezdikçe; Dünyası büyüyor,hedefleri çoğalıyor, ön yargıları azalıyor, gönül zenginliği artıyor, ibret alıyor … Gezdikçe; Kendini keşfediyor, keşfettikçe başka eksiklerini görüyor, eksikleri farklı şeylerle tamamlıyor, tamamlarken öğreniyor, öğrenirken öğretiyor, öğretirken daha iyi anlıyor, daha iyi anladıkça daha çok öğrenmek istiyor, daha çok öğrenmek istedikçe gezme arzusu daha da artıyor… Geziyorum, tecrübe ediyorum ve bunları fotoğraflarımın yanında yazılarımla paylaşıyorum. Bu paylaşımın özünde, hayatımızı, çevremizi ve diğer tüm hayatları elimden geldiğince sosyal tarihin sayfalarına aktarmaya çalışıyorum… Aslında, geçici göç olarak tarif edebileceğimiz seyahat, İnsan hayatının başlangıcı ile sonu arasında devamlı bir biçimde var olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, göç insanın kaderidir, demek yanlış olmayacaktır sanıyorum…