DERİN DÜNYA SEYAHATİ-17

DERİN DÜNYA SEYAHATİ-17

İNSANIN TARİHİ İKİDİR

İnsanın iki tarihi vardır, maddi tarihi ve manevi tarihi. İnsanın maddi tarihi; Bedensel doyum için avlanır üretir, yapılar inşa eder, meyve ve sebze yetiştirir yâda toplar, giyim kuşam için elbise üretir, iletişim kurmak için sesini kullanır, medeniyet için zekâsını çalıştırır, yani tabiatla olan maddi ilişkileri insanı maddi tarihidir. Hayvanlar ise buna benzeyen bir tarihe sahiptirler.

İnsanın manevi tarihi ise; Ailevi yasakları vardır, toplumsal yasakları vardır, ahlaki yasakları vardır, tapınmak, ibadet etmek/tapmak, ayinler, ritüeller, resim yapmak, şiir yazmak, kozmik/sır korkuları, haysiyet duygusu, itibarlı olma duygusu ve saygınlık kazanma duygusu gibi bir yelpazede tahakkuk eder. Bu özelliklerin tabiatla direkt bir ilişkili olmadığı gibi hayvanlarda olmayan şeylerdir. Ayrıca, insanın, iç derinliklerinde canlandırdığını resim olarak çizmesi ve ruhunda hissettiği duyguları şiire dönüştürmesi, başka bir canlıda yoktur. İnsanı manevi olarak hayvanlarda ayıran diğer bir özellik ise; İnsan, maddi hayatı kötü giderse, bunu kader olarak bilir ve isyan eder, hayvanlar ise isyan etmezler. İsyan eden manevi yanıdır, çünkü manevi yapısı kâinat dışıdır ve tabiatın yabancısıdır.

İnsanın bedeni tabiatın değişen şartlarına uygun olarak, değişim göstermiştir ve değişim devam etmektedir.

Ancak;

İnsanın şuuru/idraki, sırrı arayışı, kadere isyanı, tabiata muhalefeti ve kozmik korkuları hiç değişmemiştir, çünkü insanın maneviyatı kâinatın yabancıdır. kâinat kurallarını tanımamaktadır ve etkilenmemektedir, başlangıcından bu yana aynıdır.

Ayrıca;

İnsanın maneviyatının tarihi bilinmez durumdadır, çünkü manevi tarihin başlangıcı yoktur, tarihte bahis edebilmek için iki temel unsurun mevcut olması gerekir, bunlar belli bir zaman aralığı ve maddi durum değişikliği,

İşte bu manada maneviyatın başlangıcına dair maddi izleri yoktur ve dolayısıyla bir başlangıç tespit etmek de mümkün değildir. Zaten hiçbir bilimsel çalışma bu konuda bir tespit yapamamıştır. Sonuçta insanın biline bir maddi tarihi birde bilinmeyen manevi tarihi vardır.

İNSANIN TABİATI İKİDİR

İnsanın tabiatı kendi içinde bir madde ve mana zıtlığı taşımaktadır ve bu zıtlık daima biri bir ile mücadele halindedir.

Şöyle ki;

İnsanın maddi/beden mekanizması günah işlemeye meyleder, dünyanın rahatlığına kapılarak mal edinmeye çalışır, malı mülkü çok olmadıkça rahat edemez ve maneviyat mekanizması devreye girmedikçe maddi doyuma ulaşması imkânsızdır.

Manevi yanı ise; İnsanın ruh derinliklerinde bir ses, karşılıksız yardım yapmayı, insaflı olmayı telkin eder, ahlaki ve toplumsal yasaklara uymayı telkin eder, iç huzur ister ve daima bir kozmik/sır korkusu içindedir.

Günahsız insan olmadığı halde, yine de insan çoğunlukla iyilik yapar veya yapmak ister, bir yandan işlediği günahlar, diğer yandan iç derinliklerinde gelen “yapma” sesleri insanı daima bir imtihan gerginliği içinde yaşatır.

Dolayısıyla beden yapısı ile manevi yapısı daima bir didişme halindedir, işte bu mala mülke meyilli yapı ile daima insaflı olmayı isteye, hissi yapının kendi içindeki didişmesi, insanın tabiatının menşeinin iki olduğunun delilidir.

Beden, tabiatın içinde doğar, büyür ve yine tabiatta kalır, ancak maneviyatı tabiatın yabancısıdır, beden son bulduğunda ruh uhrevi dünyaya göç eder.

İNSANIN MANEVİ TEMELİ İKİDİR

İnsan her nerede ortaya çıkmışsa, orada mutlaka din ve sanat ikilisi de belirmiştir/var olmuştur.

Şöyle ki;

Din insanın savunma silahıdır. Zira insan tabiata karşı verdiği mücadelesinde veya diğer canlıların kendisine verebileceği zararlara karşı yâda diğer insanların saldırılarına karşı savunmasını dinle yapar. Çünkü din içten gelen bir duygudur, insanı ayakta tutan temel unsurdur ve insana dünya ile ahiret konusunda temel bilgiler vermektedir. Zaten yapılan tüm bilimsel çalışmalarda, hiçbir tarihte, dinsiz bir insan topluluğuna rast gelinmemiştir.

Maneviyatın diğer temel yapısı, “sanattır” sanat insanın umudunu ayakta tutandır, geleceğini aydınlatan, içsel duyguların somutlaşmış şeklidir ve şahsi hürriyettir. Dolayısıyla sanat tümüyle manevidir ve sanatsal yapıların tamamı birer ahiret arayışının ürünüdür. İnsan tasavvur ettiği ahiretini, sanatsal bir yapıya dönüştürerek sembolleştirir, yani ürettiği sanatı insanın ruhu yapar. Burada şu sonuca varıyoruz, sanat, insanın iç karanlığını aydınlatan, “iç şuurudur.”

Sonuç olarak, din insana bu dünyanın manasını izah etmektedir, sanat ise ahiret arayışının ve tasavvurunun sembolüdür.

TEKNOLOJİ TEHDİT ETMEKTEDİR

İnsanın ikili olan yapısı, biri birini tehdit eder hale gelmiştir. Şöyle ki;

İnsanın zekâ kültürü, yani bilimsel çalışmaları, büyük bir atak yaparak, manevi yapı ile arasını çok yüksek seviyede açmış durumdadır, sadece son senelerde vücuda getirilen teknolojiler, son asırların toplam teknolojilerini misli ile geçmiştir. Ortaya çıkan bu dengesizlik, artık, insanın manevi şahsiyetini, ahlaki hürriyetini yani hümanizmayı/maneviyatı tehdit eder olmuştur.

Teknolojik ilerlemeyi meydana getiren, insanın maddi yapısıdır, yani bilimsel çalışmalarıdır, bilim daima uygarlık üretme ve bunu yükseltme peşindedir. Bu tek yanlı teknolojik ilerlemenin vücuda getirilmesinde, manevi değerleri görmezlikten gelen ve hatta maneviyatı reddeden, tek yanlılığı sevinçle karşılayan ve destekleyen, Materyalizme göre, insan, bir üretim aletidir ve insanın haysiyeti yoktur.

Ayrıca materyalizm, insanlığa karşı hile yaparak, şöyle demektedir, din diye bir şey yoktur, ahlak vardır, hâlbuki ahlak demek kötülüklerin yasaklanması demektir, kötülükleri yasaklayan tek şey ise dindir, yani ahlak diniden doğmuştur, ahlakın anası dindir,

Dini ayrı, ahlakı ayrı imiş gibi gösteren, materyalizm, aslında, dini inkâr edenin  ahlakı da inkâr etmek zorunda olduğunu biliyor, ancak, Materyalizmin derdi ahlak değildir (Materyalizmin ahlaka inanmadığını, yani ahlaksız olduğunu, İtalya’da, korona salgını sebebi ile insanları ölüme terk ederken, seçim yapmakla açık olarak ortaya koymuştur) ve ahlak konusunda yalan söylemektedir, ahlaka inanmamaktadır, onun derdi, dinin yerine ahlakı koyarak, insanlığı din konusunda kandırmaktır, esas amacı ise, dini yok sayarak sonuçta, Allah’ı inkâr ettirmektir, (Allah ve din varken maneviyatı toptan reddedemiyor) ve böylece maneviyatı toptan reddederek, tüm yaşamı maddeye bağlamaktır.

Çünkü;

Marksizm, teknik ilerledikçe insanın hürriyeti de artacaktır diyor, Marksizm burada kandırmanın ikinci safhasına geçmektedir. Çünkü teknik ilerledikçe insanlık bir merkezi sistem tarafında baskı altına alınan ve kontrol edilen köleler haline getirilir. Tek yanlı ilerleyen teknoloji ile günümüzde yapılmak istenen tam da budur. Materyalizmin bidayetten beri muradı ise, insanlığı köleleştirmek ve kendisini tanrı ilan etmektir.

Burada tehdit edilen insanın maneviyatıdır, yani insan içinde geldiği gibi davranamayacaktır, tıpkı bir hayvaniyat gibi terbiye edilerek mankurt haline getirilecektir, bu durum insanlığa karşı bir vahşet çağının başlangıcı demektir. Bunun diğer adı, Stalin izim temelli, teknolojik ve virüs boyutlu toptan kırımdır.

İyide çözüm yok mu? Var elbette!

HÜMANİZMANIN YENİLMEZ GÜCÜ

İnsanlık geçmişte olduğu gibi, bundan sonrada kötülüklerin tuzağına düşecektir, ancak, İnsanlığın iradesinin kâinatta üstesinde gelemeyeceği hiç bir şey yoktur, kendisi istemedikçe yönlendirilmesi mümkün değildir, diğer tabirle insan gem vurulması mümkün olmayan bir varlıktır. Dünyada ne kadar konfor, ne kadar teknoloji, ne kadar refah ve ne kadar rahatlık verilirse verilsin, insan maneviyatından vaz geçmeyecektir, eninde sonunda her türlü maddi varlığı, elinin tersi ile bir tarafa iterek, bir hayvan gibi terbiye edilmeyi asla kabul etmeyecektir. Yeni bir seyahat yazısında buluşmak üzere, sağlıklı, sevgi ve muhabbetle kalın. Rıza Çubuk.

Yazar

Gezdikçe; Dünyası büyüyor,hedefleri çoğalıyor, ön yargıları azalıyor, gönül zenginliği artıyor, ibret alıyor … Gezdikçe; Kendini keşfediyor, keşfettikçe başka eksiklerini görüyor, eksikleri farklı şeylerle tamamlıyor, tamamlarken öğreniyor, öğrenirken öğretiyor, öğretirken daha iyi anlıyor, daha iyi anladıkça daha çok öğrenmek istiyor, daha çok öğrenmek istedikçe gezme arzusu daha da artıyor… Geziyorum, tecrübe ediyorum ve bunları fotoğraflarımın yanında yazılarımla paylaşıyorum. Bu paylaşımın özünde, hayatımızı, çevremizi ve diğer tüm hayatları elimden geldiğince sosyal tarihin sayfalarına aktarmaya çalışıyorum… Aslında, geçici göç olarak tarif edebileceğimiz seyahat, İnsan hayatının başlangıcı ile sonu arasında devamlı bir biçimde var olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, göç insanın kaderidir, demek yanlış olmayacaktır sanıyorum…