DERİN DÜNYA SEYAHATİ-14

DERİN DÜNYA SEYAHATİ-14

KAYGISI YÜKSELEN İNSANLAR ÇOĞALIYOR

İnsanların yaşadığı sonuçlara göre dünyanın geleceği hakkındaki, iç kaygıları günümüzde öylesine yükseldi ki, artık geniş toplumsal sahalarda dışa vurulan haldedir.

Zaten, karşılaştıklarımızda, sohbetlerimizde, duyduklarımızda, öğrendiklerimizde, ajanslarda, edebiyat ve sanat kanallarında yansıtılanlar, kaygılı insanların çoğaldığını açık olarak göstermektedir.

Dünyada yaşananlar, insanları birey olarak getirdiği, tasa dolu, gergin ve hatta iç çatışmayı arttıran, gelecek endişelerini, dillendirirken “sebepleri” şimdilik tam tanımlayamadıkları ve deşifre edemedikleri için, silik ve alaca bir renkte seslendirmektedirler

Dünya genelinde ise, geniş halk kitlelerinin, temel yaşamla ilgili güvensizlikleri, yüksek derecede artmıştır. Kendi ülkelerinde güven ve huzur bulamayanlar, kitlesel olarak diğer ülkelere yönelmiş, dolayısıyla ülkeler arasındaki, düzensiz göçmenlik hareketleri yükselmiş durumadır.

Burada ilginç olan ise, iç kaygıları sebebi ile göçe yönelmiş halk kitleleri, bu kaygıların planlayıcısı, yükselticisi yani kaygının asil faili olan zengin uygar ülkelere yapıyor olmalarıdır.

Çünkü;

Geniş halk katmanları, ortadaki açık zulmü görmekteler ve açlık yaşamaktalar, özgürlüğün, iç huzurun ve maddi olarak kesin çözümün, kendi ülkelerinde olduğunu biliyorlar. Ancak;

Zulmün kaynağını halen bulamamışlardır ve yerel bir çözüm metottu da geliştirebilmiş değiller, bu sebeple şimdilik kendi ülkelerinde açlıkta kırılmamak için, evhen-i’şer yöntemine uygun olarak, zengin uygar ülkelere akın etmeye devam etmektedirler.

KAYGIYI YÜKSELTENLER

Azınlıktaki, zengin ve uygar ülkeler, kültürü ve maneviyatı tamamen reddederken, diğer yandan, Dünyada tüm ekonomik gücü ele geçirmişlerdir. Dünya kaynaklarının yarıdan fazlasını kullanan, azınlıktaki uygar ülkelerde obezlik hastalıklar listesine eklenirken, israf ve her konuda konfor, standart hesapları aşmış durumdadır.

Buna karşın, Dünyanın çoğunluğu açlık ve sefalet seviyesinde trajedi yaşamaktadır. Uygar-zengin ülkelerde, güçsüzleri görmezlikte gelme ve yaşama hakkı tanımama davranışı artmıştır, korku ve karanlık hüküm sürer olmuştur, vefasızlık, şükransızlık, yalnızlık, mutsuzluk, kötümserlik, cinayetler, pornografi, zevk düşkünlüğü, uyuşturucu, şiddet, alkolizm, psikolojik bunalım, gariplik, huzur evleri ve liyakatsizlik de artmış durumdadır.

Dünyada, gıda üretimi uygarlığın ‘sözüm ona’ verim arttırıcı kimyasalları ile zehirlenmiştir, içme suyu kaynakları uygarlığın hesapsız kimyasal tüketim atıkları ile yakıcı iklimler türetilmiş ve kurutulmuştur. Uygar-zengin batı dünyanın geri kalan çoğunluğunu mahkum ettiği; açlık ve susuzluk her geçen gün, kapkara bir pus olarak, daha çok alana yayılmaktadır ve insanlar toplu olarak kırılmaya devam etmektedir.

Gün sonunu, bir kısa özeti olan, bu yıkıcı, yakıcı ve can sıkıcı sonuçlar, öylesine şiddetli ve sarsıcı ki, “aydın” insanları da aşarak, sıradan yaşam süren insanları bile, dünyanın geleceği için kaygısı duymaya ve düşünmeye sevk etmiş durumdadır.

KAYGININ FABRİKASI UYGARLIKTIR

Çünkü;

*Dünyada daima, daha hızlı, vurucu ve daha çok yok edici silahlar üretiliyor, “silahlar” endüstri/teknoloji ile üretilmektedir, endüstri ve teknolojiyi ise ilerlemiş olan bilim üretmektedir, “bilim” ise bir uygarlık anlayışıdır ve uygarlığın silahıdır.

Uygar ülkeler, “ürettikleri silahları” adaletsiz olarak elde ettiği zenginlikleri, maddi varlıkları, düşman saydığı, çoğunluktaki ülkelerde/bireylerde gelecek saldırılara karşı korunma aracı ve güvenli yaşamın sigortası olarak görmektedir. İşte bu gidişat, aklıselim insanlar arasında gelecek kaygısını artmaktadır.

*Uygarlığın daima övündüğü, has anlayışı olan ‘konfor’ tutkusu, insanlarda daha çok mala sahip olma hırsını artırmış ve sahip olduğu malları paylaşmamak için, akrabasına ve dostuna iletişim sınırı koyma anlayışını getirmiştir.

İnsanlar arasındaki sosyal iletişim her geçen gün azalmaktadır, insanlar arasındaki sevgi paylaşımını yok eden, beton duvarlar, her geçen gün daha da yükselmekte ve daha da kalınlaşmaktadır.

Çoğu zengin semtlerde ve varlıklı ortamlarda, iletişim bitme noktasına çok yakındır, bazı metropollerin, bazı bölgelerinde iletişim, pazarlamacı müşteri “mecburi diyaloğu” seviyesine inmiştir. Fiili sessiz-yalnızlık, psikolojik donmuşluk ve ruhi bunalım artmaktadır.

Uygarlığın getirdiği teknolojik yaşam olanakları, toplumda yalnız yaşama anlayışını geliştirmiş ve bunun sonunun çıkmaz ve bunalım olduğu, halen tam olarak anlaşılamamıştır. İşte bu gidişat, merhamet sahibi ve yüreği sevgi dolu insanları kaygıya gark etmektedir.

*Kültürü, dini, sanatı, gönül borcunu, erdemi, vefayı, manevi ilkeleri, ananevi gelenekleri ve ara renkleri reddeden “uygarlık anlayışı”; yaşamı siyah ve beyaz noktasına taşıyarak yavanlaştırmıştır, yabancılaştırmıştır, ruhsuzlaştırmıtır ve insansızlaştırmıştır. Bunu getirisi olarak;

Bencillik, kibir, zevk düşkünlüğü, iradesi erozyona uğramış, edilgen ve karakterinin aynası solmuş insanlar, itibarsız, kişiliksiz ve şuursuz insanlar çoğalmış, manevi itibar reddedilmiştir. İtibar mal-mülk ve varlık zenginliği ile satın alınır bir anlayış haline gelmiştir. İşte bu gidişat, her insanın içinde var olan, değişmez maneviyatı ve yaşama sevincini, mutluluğu, iyimserliği, sevgiyi velhasıl hümanizmayı rahatsız etmektedir.

*Uygarlık yükselmeye devam etmektedir, elde ettiği maddi güçle, maneviyatı baskılamaya ve geriletmeye devam etmektedir, bunun sonucu olarak bireysel ve toplumsal mutluluk azalmaktadır,

Uygarlık savunucuları, bilimin daha çok uygarlık üreterek mutsuzluğa çözüm bulacağını iddia etmektedirler, halbuki bilim, insanın yaşamını kolaylaştırır, bedeni için rahatlık getirir, fakat asla mutluluk getiremez,

Çünkü;

Mutluluk bir iç işidir, yani ruhun ürünüdür, mutluluğun ürediği toprak manevi topraktır. Ananevi kültür olmadan, inanç olmadan, sevgi olmadan, merhamet olmadan, erdem olmadan, hiçbir harici yaklaşım mutluluk getiremez. Mutluluğu azaltan, bu uygarlık yükselişi, kaygılı insanların sayısını çoğaltmaktadır.

*Uygarlık yükseldikçe, kötümserlik de artmaktadır, özellikle uygarlığın zirve yaptığı zengin memleketlerde artmıştır, çünkü ekonomik zenginlik ve konfor arttıkça, inanç, iç özgürlük ve kültür gerilemektedir.

Bu gerilemenin sonunda, bilinçsiz, şuursuz, algısı ve hissi zayıf, gayesiz, penceresi kararmış, insanların sayısı da çoğalmıştır. Kötümserlik bir zenginlik ve inançsızlık göstergesidir.

Kötümserliğin hakim olduğu coğrafyaya, körlük, ümitsizlik, karanlık ve mutsuzluk çökmektedir, Bu coğrafyada sahte ve geçici mutluluk üretmek için ise, alkole ve uyuşturucuya başvurulmaktadır. İşte bu, dışı göz alıcı, içi ise kapkaranlık olan topluluğun çoğalıyor olması, aydın insanları oldukça rahatsız etmektedir.

Görüldüğü gibi, uygarlık daima, dengesizlik, eşitsizlik, kaygı, tasa ve huzursuzluk üretmektedir.

Şimdi soralım; İyide! İnsanlık, neden ve nasıl bu noktaya gelmiştir?

Çünkü;

UYGARLIK BİR HİLE ARACI OLARAK KULLANILMIŞTIR

*Tevrat’ın ayetlerine karşı bile (Cumartesi yasağında olduğu gibi) cinlik yaparak, her şeyi bu dünyaya ve mala bağlayanlar, insanlığa karşı hile yaparak bir planla buraya taşımıştır, (kısacası, Tevrat’ın emirlerinin gerçek anlamını reddederek, kendi fikirlerini Tevrat’ın sözü imiş gibi anlatılanlar, saptırılmış Yahudi inancı olarak kabul edilmektedir.) İnsanlığa karşı hile yapanlar, saptırılmış Yahudi inancını, dünya halklarına kolayca kabul ettirmek için, ona bir “Marksizm adlı, batı elbisesi” giydirmişlerdir.

Kutsal, Tevrat’ın ayetleri ile hiçbir ilişkisi olmayan, tamamen Yahudi tezlerine dayanan, “Marksizm” maddi eşitlik ve bölüşüm, yalanı üzerine bina edilmiştir.

*Tam bir maddi eşitlik hiçbir şartta mümkün değildir. Yaşam, coğrafya, üretim, dağıtım ve tüketim şartlarında, zaman ve mekan açısında eşit dağıtım teknik olarak mümkün değildir.

Ayrıca insan yaratılış özellikleri sebebi ile tam maddi eşitlik yerine, tam manevi eşitlik talep etmektedir. Ancak taşınmaz varlıklara sahip olma, tam eşitliğe yakın olmalı, üretimin, tüketimin ve hizmetlerin bölüşümü ise tahammül ve kannat edilecek seviyede olmalıdır. Tam eşitlik sadece ve sadece din çerçevesi içinde ve maneviyat konusunda mümkün olabilir. Dolayısıyla tam maddi eşitlik bir yalan ve hiledir.

*Aslında yapmak istedikleri; parayı sermaye adı altında kullanarak, tüm insanlığın emeğini ticaret yolu ile ele geçirmek ve dünyada yönetim hakimiyeti kurmaktı. Bunu büyük oranda yapıtlarda!

Yani, parayı bir dalavere cihazı olarak kullandılar, böylelikle tüm ekonomik gücü ele geçirdiler, bu ekonomik gücü kullanarak, hem kapitalizm, hem de sosyalizm ideolojisinin uygulanacağı coğrafi alanları da oluşturdular.

Bu plana aslında 1600 yıllarının sonunda imzalanan Karlofça anlaşması ile başladılar, 1900 yıllarına geldiklerinde, önce maneviyatı temsil eden, coğrafyada, birinci dünya savaşı çıkararak, maneviyatı bertaraf ettiler, devamında ise, teknoloji üretmeyi bir rekabet haline getirip ilerletmek için ikinci dünya savaşını planlayarak çıkardılar.

Gerçek amaçlarını ve kendilerini saklamak için, biri birine zıt bu iki coğrafyayı, tayin ettikleri yöneticiler marifetiyle görünürde çatıştırıp, gerçekte ve arka planda ise bu alanları kendileri yönettiler. Örneğin, Lenin’i milyar dolarlarla ve altınla birlikte kapıları kaynakla kapatılmış bir Trene, İsviçre’de bindirerek, Rusya’ya gönderen bu hileci yapı idi. İkinci dünya savaşında sonra, atom teknolojisini, Rusya’ya veren de yine aynı hileci yapı idi. Çünkü onlar için, sosyalizm yada kapitalizm fark etmezdi, nasıl olsa her ikisi de onların kullandığı birer paravan şirketti. Bu sahte çatışma içinde bilim ve teknoloji geliştirmeyi, bir rekabet aracı haline getirerek olmadık bir hızla ilerlettiler.

Aşırı hızla gelişen, bilim ve ürettiği teknoloji ile insanlığın üzerinde demir paletlerle geçerek, dünyada modernizmi ve uygarlığı hakim kıldılar. Sonuçta salt maddiyatçı fikrîleri, tüm dünya halklarına aşılamayı büyük oranda başardılar. Uzun bir planla ve hile ile, salt uygarlığa mahkum edilen insanlık, bu sebepten dolayı uygarlığın ardında gitmektedir!

Görüldüğü gibi, Dünyanın bu kaygı dolu aşamaya gelmiş olması ve insanlığın bu noktaya gelmiş olması, bir planın ve hilenin sonucudur, bu planın ve hilenin sahipleri ise, saptırılmış Yahudi inancının sahipleridir.

*Şimdi ise planlarının bir üst aşamasına geçmiş durumdalar, yani  “tek devletli bir dünya” hedefledikleri bu ütopik dünya fikrini, herkese aşılamaya çalışıyorlar. Gizledikleri gerçek hedefleri ise, “Mısır firavunluğunu” tarihin şartlarına göre, yeniden tesis etmektir. Yani kendilerini, açıkça tanrı ilan edip, dünyanın geri kalan halklarını da, kendilerine hizmetkar kılmaktır.

DEŞİFRE OLAN HİLELER

*Gelinen bu noktanın planlayıcıları, iktidarlarını daim kılmak için olmadık hilelere başvurmuşlardır. Şöyle ki; Her şeyin bu dünyada başlayıp bu dünyada bittiğini, maneviyatın bir yanılma olduğunu, her şeyin varlıklarla başladığını, her türlü aracı, saptırmayı ve bilimi kullanarak insanları tezlerine inandırmaya çalışmıştırlar.

Darwin’in tekâmüle teorisi bilerek saptırılmıştır, zira insanın bedeni tekamül edebilir, (Darwin bunu tarif etmişti) ancak insanı insan yapan ve diğer canlılarda ayıran maneviyatı asla değişmezdir ve tekamül etmez… Bu saptırma yapılmış olan bir hiledir.

İnsan çift yönlü bir varlıktır, yani bir bedeni, birde ruhu vardır, bedeni bu dünyaya, ruhu ise başka bir dünyaya aittir. Bedeni tekamül edebilir, ancak ruhu asla tekamül etmez.

*Dünyada yaşanan ve tartışılı hale gelmiş olan gelecek kaygısının sebep ve sonuçları, insanların uygarlık, mal mülk ve zenginlik olmadan bile, iptidai bir ortamda dahi mutlu olarak yaşayabilir, ancak kültürsüz/maneviyatsız olarak yaşayamaz ve mutlu olamaz. Daha çok uygarlıkla mutluluğa çözüm bulunacağı savunması bir yalandır ve hiledir. Yani insanın mutlu olması, ruhunun huzuruna bağlıdır, şu halk deyimi, bunu tam olarak ifade etmektedir “Yeter ki huzurum olsun, bir kur ekmeğe razıyım”

*İnsana serbest bir irade verilmiştir, bu irade onun bedeninde ayrı ve ruhunun bir parçasıdır, bu serbest irade, insanın tutsak edilemez bir varlık olduğunu, insanın ne yapacağını, önceden kestirmenin mümkün olmadığını,  dolayısıyla insanın, uygarlığın üretimi olan teknolojik araçlarla kontrolde tutulacağı ve istendiğinde tutsak edileceği bir yalandır, insanın umudunu kırmak için yapılmış bir bilgi hilesidir.

İnsanlığın canı pahasına, başkaları için yaptığı mücadele ve başkalarının iyiliği için, başını ipe uzatmaktan çekinmemesi, insanlığın içindeki serbest iradesi ve değişmez maneviyatıdır. Tam bir sır ve muamma olan insanın maneviyatının bilimle deşifre edilmesi ve insanların kontrole alınması mümkün değildir.

Deşifre olan bu hileler, insanlığa, her ne kadar salt maddeci uygarlık fikirler aşılanmış olsa da, insanlık çift kanatlı bir yapıya sahiptir ve tek kanatlı lığı günün sonunda reddedecektir.

DENGE MUTLAKA GALİP GELECEKTİR

*Uygarlık çok ileri çıkarak, yaşamın dengesini bozmuştur ve insanın diğer yanı olan, maneviyatını tehdit eder olmuştur. Bundan dolayı insanlığın tedirginliği artmış ve dünya genelinde krize sebep olmuştur.

Çözüm mutlaka hem uygarlığı hem de maneviyatı içermek zorundadır. Bunun için bir yandan uygarlığı ilerletirken bir yandan da, aile yapısını, terbiyesini, dinin çağrısını, manayı, sırrı, hakikati, şuuru, benliği, ferdin önceliğini, folkloru ve doğallığı ayakta tutmak gerekir.

İnsan iki kanatlı olarak yaratılmıştır, tek kanatla uçması ve ilerlemesi mümkün değildir. İnsanın maddi yönü ileri çıkarılarak, manevi yönünü, yada manevi yönü ileri çıkarılarak maddi yanını baskı altına almak mümkün değildir.

*Gelişen teknoloji marifetiyle, insanları kontrol altında alıp ıslah edeceğini savunan, Uygarlıkçıların ardında gidenler ise, insanın yaratılış gerçeğini anlamamış ve ne kadar itaatsiz olduğunu fark edememiş olanlardır.

*Sonuçta şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, insan çift kanatlı ve orta yolun yolcusu bir yapıya sahiptir. Huzurlu bir yaşam için tek çözüm, dengeli bir yaşamdır.

Örneğin, Ortaasyanın bozkırlarında dengeli bir hayata inana ve dengeli bir yaşam süren, Oğuz’un Osmanlıları, bir yalın canı ile bozkırlarda, kuş misali uçarak, dönemin en yüksek uygarlığı olan, dengesiz Roma İmparatorluğunu, çok kısa bir sürede, yıkıp yerle yeksan etmiştir.

Oğuz’un bu koca devin karşısındaki galibiyetinin dayanağı, hayatını maddeye karşı dengede tutan ananevi kültürü ve inancıydı.

Aslında bozkırın Oğuzları, Ortaasyada bir rüzgar gibi koparken, ana hedefleri bu gün de, insanlığı başına bela olmaya devam eden, yani satanizmin doğum yeri, Mısır firavun yapısının burçlarında dalgalanan iblisin bayrağını indirmekti, ama olmadı… Roma, bu Oğuzların önünü keserek, yolunu Malazgirt’e çevirmek zorunda bıraktı.

Yeni bir seyahat yazısında buluşmak üzere, sağlıklı, sevgi ve muhabbetle kalın. Rıza Çubuk.

Yazar

Gezdikçe; Dünyası büyüyor,hedefleri çoğalıyor, ön yargıları azalıyor, gönül zenginliği artıyor, ibret alıyor … Gezdikçe; Kendini keşfediyor, keşfettikçe başka eksiklerini görüyor, eksikleri farklı şeylerle tamamlıyor, tamamlarken öğreniyor, öğrenirken öğretiyor, öğretirken daha iyi anlıyor, daha iyi anladıkça daha çok öğrenmek istiyor, daha çok öğrenmek istedikçe gezme arzusu daha da artıyor… Geziyorum, tecrübe ediyorum ve bunları fotoğraflarımın yanında yazılarımla paylaşıyorum. Bu paylaşımın özünde, hayatımızı, çevremizi ve diğer tüm hayatları elimden geldiğince sosyal tarihin sayfalarına aktarmaya çalışıyorum… Aslında, geçici göç olarak tarif edebileceğimiz seyahat, İnsan hayatının başlangıcı ile sonu arasında devamlı bir biçimde var olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, göç insanın kaderidir, demek yanlış olmayacaktır sanıyorum…