DERİN DÜNYA SEYAHATİ-2

DERİN DÜNYA SEYAHATİ-2

EMEVİLER KİMLERDİ VE NELER YAPTILAR?

Önce Emevilerin kim olduğuna bakalım;

“Emevi” kurdukları devletin adıdır, kabile/alt kolu adı ise, Ümmüiyeoğulları’dır ve Kureyş kabilesinin bir alt koludur, Kureyş kabilesinin, diğer alt kolları ise; Haşimi, Esed, Nevfel, Teym, Abdüddar, Cumah, Mahzum, Sehm ve Adiy olmak üzere toplamda on kola ayrılmıştır.

Emevi devletinin kurucusu ise “Ebu Süfyan’ın” oğlu Muaviye’dir.  Muaviye, MS.639 yılında Şam’a, vali oldu ve zamanla Suriye’nin tamamına hakim oldu.

Daha sonra Suriyeli, Kelbi kabilesinde bir kızla evlendi. Hz. Osman’ın öldürülmesinden sonra, Halife seçilen Hz. Ali’ye biat etmeyerek Hz. Ali ile Cemel ve Sıffın savaşını yaptı.

Sonra Mısır’ı ele geçirdi ve Irak’a, Hicaz’a, Yemen ile İran’a ordular göndererek, İslam coğrafyasında iç çatışmaları arttırdı, bu karışıklıklar sonunda 661 yılında, Hz. Ali, Küfe ’de mescitte namaz kılarken şehit edildi.

Bu tarihten sonra Hz. Hasan halife oldu, ancak Muaviye yine biat etmedi, bunun üzerine Hz. Hasan, Muaviye ile bir sözleşme yaparak, Muaviye ölmeden önce yerine birini halife atamayacaktı ve Muaviye de sonraki yeni halife seçimle işbaşına gelecekti, şartı ile hilafetin tüm yetkilerini Muaviye’ye devir etti ve çekildi. Böylece İslam coğrafyasının tamamını MS.680 yılına kadar Muaviye halife olarak yönetti.

Ancak;

Muaviye Hz. Hasan’la yaptığı sözleşmeye uymayarak/sözünde cayarak, ölmeden önce yerine oğlu Yezit’i halife olarak ilan etti/atadı ve böylece, İslam’da öteden beri devam eden, istişare ile halife seçimi, artık Irki/saltanata dönüşmüş oldu. Saltanata karşı çıkanlar 680 yılında Kerbela’da, Yezit’in ordusu ile karşı karşıya geldiler ve burada Hz. Hüseyin ile yanındakiler şehit edildi.

İşte bu olay tam bir kırılma noktasıydı ve tam bu noktada, İslam toplumları tam ortadan ikiye ayrılarak parçalanmış oldular. Zaten pusuda bekleyen ve bu çatışmaları planlayıp arkasında duran Hristiyan destekli, Mecusi papazlarından müteşekil /kurulu olan, Şuubiye örgütü, artık amacına ulaşmıştı. Hiç zaman kaybetmeden hemen acilen “Şii” mezhebini kurdurdular/kurdular, “böylece “MS.641 yılında Merv şehrinde, Kisra/Yezdigirtin önünde, İslam’a sızacağız ve İslam’ı parçalayacağız şeklinde” ettikleri yeminin gereğini maalesef yapmışlardı/başarmışlardı.” Türkiye’yi bile sünni /alevi diye ikiye ayırdılar.

Hâlbuki, Peygamberimiz, vefatından önce kendi yerine kimseyi veliaht tayin etmeyerek, “Ben saltanatı yıktım, siz halifenizi istişare ile/meşveretle/ seçimle başa getirin demişti/demek istemişti.

Buna rağmen, Irki/saltanat isteyen Emeviler, Hz. Osman’ın etrafını sararak ve Hz. Ali’ye darbe yaparak kesin hakimiyetini ilan ettiler ve doksan iki yıl saltanat hayatı sürdürdüler.

Irki/Saltanat İslam’a birlik getirdi diye düşünmek /savunmak kısa vadede doğru gibi gözükse de, aldatıcıdır! uzun vadede İslam iklimini parça parça etmiştir ve İslam’a büyük kötülük yapılmıştır. Bu konu için, M.A.Ersoy şöyle demiştir. “Adı batsın bunu (saltanatı) İslam’a sokan kalpazanın”

Doksan iki yıl süren Emevi saltanatı, 750 yılında Abbasilerin eline geçti, Abbasi saltanatı ise, 534 yıl sürdü, Abbasilerin etrafı MS.1258 yılında Moğollar tarafından sarıldı ve Abbasi halifesi, Mu ’tasım Bağdat’taki sarayında, Moğol İmparatoru Hulagü’nün önünde diz çökerek Hulagü’den, eman diledi, ama Moğollar onu affetmediler. Saray’dan binlerce kilo altın ile 600’ün üzerinde kadın ve cariye çıktı. Mu ’tasım’ın kafası Moğollar tarafından kesilmesi ile Abbasi saltanatı sona ermiş oldu.

İslam’dan önce, Mekke’deki hayat/düzen şöyle idi; Hacılar tarafından “Kâbe’ye” getirilen her ne varsa hepsi, “Ebu Leheb’in” başını çektiği “Tefeciler” tarafından kurulan bir sistemle el konularak aşırılıyordu ve havada para kazanıyorlardı, ayrıca köle alıp/satıp yada köle çalıştırıp yine havadan para kazanıyorlardı, elde ettikleri bu büyük paralarla ise tefecilik yapıyorlardı.

Yoksullara faizle para veriyorlardı, borcunu ödeyemeyen yoksul erkek’leri köle yapıyorlardı, kadınları ise, arka sokaklarda açmış oldukları genel evlerde çalıştırıyorlardı. İşte tam burası insanların/Mekkelilerin onurunda/ruhunda tedavi edilemez yaralar açıyordu. Kız çocukları büyüyünce bunları eline düşmesin ve bizde bu onursuzluğu yaşamayalım diye, kız çocukları aileleri tarafından büyük bir katliama uğruyordu.

İşte tam burada, artık dayanılmaz olan kız çocuklarının/insanların acısı, ilahi vicdanı harekete geçirmişti, bunun üzerine, MS.610 yılında İslam’ın ayetleri inmeye başladı. “ ”5. sırada inen, Tebbet/Mesed/Leheb süresindeKahrolsun Ebu Leheb’in iktidarı, zenginliği onu kurtaramayacaktır.”    Ve devam ederek,

29. sırada inen, Tekvir suresinde şöyle buyruluyordu. Bu kız çocukları hangi suçtan dolayı öldürüldü” “” 

Bunun üzerine, silkinip kendine gelen insanlık, kendisine gösterilen yolu takip ederek, Ebu Leheb’in lideri olduğu, zulüm düzenini yaklaşık 20 yıl sonra tamamen yıkarak yerle bir etti. Böylece İslam kız çocuklarının katliamını durdurmuş oldu. Dolayısıyla bu örnek te de anlaşıldığı gibi, İslam dünya yüzündeki tüm zalimlikleri, zulmü, adaletsizlikleri, kaldırmaya, insanlığın kuruyan vicdanını hareket geçirmek ve dünya üzerinde barış ve sevgi düzeni kurmak için inmiştir.

Ancak, Emeviler iktidar hırsı, mal mülk, kibir ve ganimetçilik gibi benzer her ne kadar kötü isteklerinin esiri oldular ve İslama/insanlık ideallerine çok büyük kötülük yaptılar. Bu kötülükleri daha sonra gelen Abbasiler aynen devam ettirdiler.

Nasıl mı?

İnsanlığın son kurtuluş kalesi olan, İslam’ın yönetimini, zorla/ savaşla /darbe ile/hile ile ve sözünde cayarak, eline geçiren Emeviler ve Abbasiler, Arap ırkçılığı yaptılar, kendi kabilesine havadan/haksız yarar sağladılar, şahsi çıkarlarına uygun, uydurma hadisler çıkardılar, Aklı tamamen dışladılar, öyle’ki, Aklın İslam düşmanlığı olduğunu yayıp kabul ettirdiler, sonrada onu teslimiyet için telkin aracı/baskı aracı, olarak kullandılar.

İnsanların başına gelenlere ise, O sizin kaderinizdir diyerek kaderi ’de bir baskı aracı olarak kullandılar, Kur’an’ı Kerim’in birçok emir için “Onlar eski insanlar için emredilmiştir, sizi kapsamıyor, siz sadece itikat edin yeter dediler, kısacası, İslam toplumunun düşünmesini yasakladılar.

Emeviler ve Abbasiler den sonra, Müslümanların aklı uyuşmuş, vicdanı kurumuş ve zihniyeti sabitlenmiş durumdadır.

Günümüzde dahi, bir çoğumuz, Kuran’da buyrulan ve kötü olarak ilan edilenlerin hemen hiç birini üstümüze almıyoruz ve şöyle düşünüyoruz; O söylenenler bize değil, inkarcılara/ münafıklara/ müşriklere söylenmiştir bize ne deyip, hiçbir şey yapmadan, kendimizi avutuyoruz, çünkü hem öyle öğrenmişiz, hem de, işimize öyle geliyor da ondan.

Halbuki, zaman ve mekana göre, yaşadığı çağda, üzerimize düşeni yapmamak, geçmişte ve gelecekte medet ummak, tam bir, gericiliktir /tembelliktir/ hilebazlıktır/ ihanettir/ madrabazlıktır ve yobazlıktır.

Şuubiye örgütü İslam’ı bölmek üzere, emevilere; bak sizin iktidarda kalmanız için, Hz. Ali’yi ve diğer halifeleri kötülemeniz gerekir dediler, emevilerde buna uyarak iktidarda kalma pahasına, Cami’lerde Hz. Ali’ye yıllarca lanet okuttular, ayrıca İslam toplumunda, mal/mülk, ihtirasını ve ganimet çiliği öne çıkardılar, amel ayrı ibadet ayrı deyip, günlük yaşamdaki ve ticaretteki ahlakı bozdular, papazlara özenip kendilerini halktan üstün gösteren, rütbe, cübbe, kisve, gibi kof bir şekilciliği getirdiler. Ruhsuz bir kuralcılığı yerden göğe kadar yazdılar. İşte İslam’ın ana hatları budur diye insanların İslam’la olan ana damarlarını kestiler.

Sünnettir diye önündeki tüm tabakları bir güzel sıyırıp sonrada göbeğini sıvazlayıp mutlu olurken, tabaktakini bir başkasıyla paylaşmayı asla düşünmediler /düşündürmediler. Emeviler topluma sadece şekilciliği öğrettiler. Varlıklı olanlara ihtiyaçtan fazlasını salat etmeyi/ yoksula vermeyi öğretmediler, hatta bunu zinhar reddettiler.

Emevilerin getirdiği, saltanatın; Dışına İslam elbisesi giydirilmiş, içi ise; Tam bir Bizans yıkıntısı/ çöküntüsü/ çürümüşlüğü/ hilebazlığı/ köhnemişliği ve zulmü ile doludur. Emevilik ve Abbasilik tam bir Bizans çakma yönetimidir /düzenidir.

Emeviler /Abbasiler/ Şuubiye örgütü / Mesihciler ve Mehdiciler, gerçek İslam’ı, doğduğu topraklara gömmüştür, ancak öldürmemiştir. Zaten İslam ölümsüzdür.

Sonuç olarak, Hırs /kara nefis /Emeviler /şuubiye örgütü /Mesihci Hristiyanlar /kibir /mal, mülk ve şehvet düşkünleri /vicdansızlar /Adaletsizler /sözünde durmayanlar ve Abbasiler ele ele vererek, aklımızı başımızdan almışlardır, işte bunun için halen, aklımızı işletemiyoruz ve pisliklerin içinde debelenip duruyoruz.

Açıkça görüldüğü gibi Emevilerin ve Abbasilerin “derin arka planında”, asla İslam olmamıştır. Onların derdinin menfaat olduğu apaşikar olarak ortaya çıkmıştır.

Derdi İslam olan bir halifenin, sarayında, binlerce kilo altın/gümüş ve 600’ün üzerinde kadın ve cariye çıkar mı? Akıl alıyor mu?

Derdi İslam olan bir halife, iktidar için İslam coğrafyasında iç savaş çıkartır mı? Muaviye ve Yezit savaş çıkarmıştır.

Koca bir İslam coğrafyasında yaşayan toplumlarının iç dünyası, nasıl bir teori ve felsefenin üzerine bina edildiği ortada değil mi? Hepimiz birlikte, halen bire bir yaşıyoruz. İşte işin “derin yeri” burasıdır ve halen canlı/güncel durumdadır. Yeni bir seyahatname yazısında buluşmak üzere, sağlıklı, mutlu ve muhabbetle kalın. Rıza Çubuk.

Not: Yazı—-Derin dünya seyahati-3 olarak devam edecektir.

Yazar

Gezdikçe; Dünyası büyüyor,hedefleri çoğalıyor, ön yargıları azalıyor, gönül zenginliği artıyor, ibret alıyor … Gezdikçe; Kendini keşfediyor, keşfettikçe başka eksiklerini görüyor, eksikleri farklı şeylerle tamamlıyor, tamamlarken öğreniyor, öğrenirken öğretiyor, öğretirken daha iyi anlıyor, daha iyi anladıkça daha çok öğrenmek istiyor, daha çok öğrenmek istedikçe gezme arzusu daha da artıyor… Geziyorum, tecrübe ediyorum ve bunları fotoğraflarımın yanında yazılarımla paylaşıyorum. Bu paylaşımın özünde, hayatımızı, çevremizi ve diğer tüm hayatları elimden geldiğince sosyal tarihin sayfalarına aktarmaya çalışıyorum… Aslında, geçici göç olarak tarif edebileceğimiz seyahat, İnsan hayatının başlangıcı ile sonu arasında devamlı bir biçimde var olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, göç insanın kaderidir, demek yanlış olmayacaktır sanıyorum…