DERİN DÜNYA SEYAHATİ-1

DERİN DÜNYA SEYAHATİ-1

MESİHCİLİK VE MEHDİCİLİK

Mesih/Mehdi/Saoşyant/Kalki Avatar/Caynacılık-Janizm inancına göre beklenen ruh/Mısır Firavunlarının öldükten üç gün sonra, dirildiklerine inanılırdı, çünkü onlar Tanrının oğlu idi ve asla ölmezlerdi/ kısaca şöyle açıklanabilir;

Geçmiş çağlarda dünyada yaşamış, var olmuş ve tarihe mührünü basmış, iz bırakmış, insanları etrafında toplamış, iyilik yapmış ve iyiliği yaymış, toplumsal vicdanda kahraman olmuş veya efsane olmuş “kişinin/kişilerin” önümüzdeki çağlarda yeniden dirilerek/canlanarak, yada zaten başka bir alemde yaşamaya devam ederken/eden, dünyaya yeniden döneceği ve insanlığı battığı çamurdan çıkararak/kurtaracak ve tüm kötülükleri ortada kaldıracağı bekleyişidir/beklentisidir/inanışıdır/anlayışıdır…

Yazılı tarihe göre, Caynacılık inancı, Hindistan coğrafyasında MÖ 4.YY. da ortaya çıkmıştır. Saoşizm ise MÖ.660 yılında sonra, Pers İmparatorluğunda yayılmaya başlamıştır. Saoşizm İran’da/Pers İmparatorluğunun (MÖ 600 / MS 641) yaklaşık 1.050 yıl resmi dini olan Zerdüştlüğe göre, (Zerdüşt’ün soyundan ve babasız olan bir kurtarıcı/Saoşyant kıyamet gününde dünyaya gelecek insanlığı kurtaracaktır) Mehdi inancı, MS 641 yılında yıkılan Pers İmparatorluğu yerine kurulan, İran devleti, coğrafyasında ortaya çıkmıştır, Mesihcilik inancı ise, bilindiği üzer Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesinden sonra, Hristiyan dünyasında ortaya çıkmıştır.

Şimdi bu konuda, bütüne/tama ulaşmak için, tarihi yolculuğa devam etmek ve bu konu ile sınırlı olarak, Yahudilerin kısa tarihine bakmamız gereklidir.

Şöyle ki;

MÖ.587 yılında, Yahudi kralı Zedekiah zamanında, Babil orduları, Yahudi devletini ortadan kaldırdı ve Yahudilerin önemli bir kısmı, Kral Nabukatnezar tarafından, Babil coğrafyasına sürülmüştür. Babil devleti coğrafyasında/Irak yaşamaya başlayan, Yahudiler burada sınır komşusu olan, Pers’lerle tanışmış ve dolayısıyla Zerdüşt inancı içinde yer alan Saoşyanizm/Mesihcilik anlayışı ile tanışmıştır, daha sonraki zamanlarda bu inanış biçim değiştirerek Mısır/Filistin coğrafyasında vücut/kimlik bulmaya başlamıştır. Zaten Antik/Pagan Mısır Firavunları da kendilerini öteden beri, Tanrının oğlu olarak ilan etmişlerdi ve halk onların öldükten üç gün sonra dirildiğine inanıyordu.

İşte böylesine bir kültürü çok yakında teneffüs eden, Yahudi halkı, Hz. İsa’dan sonra, Havari olmayan/Roma putperestliği ve Yahudi Kabala öğretisi ile yoğrulmuş “Pavlous un” öğretisinde ve Hristiyanlığın yayıldığı, Pagan Roma coğrafyasında ,” ”Hz İsa’nın Putperestliği yerle bir eden/teolojik bir tarif yaptığı, şu sözünü “Babamız/Rabbimiz Allah’tır” saptırıp” ” Biyolojik Rap/Baba söylemine dönüştürerek, Tanrı’yı biyolojik Baba, Hz.İsa’yı ise onun biyolojik oğlu olduğunu/inancını yayarak bütün dünyaya yerleştirdiler.

Hâlbuki, Aramice dilinde konuşan, Hz. İsa, tapılacak mutlak varlığın, her türlü izahtan münezzeh olan Allah’ın, tüm insanlar için tekliğini, birliğini, bölünmezliğini, tek yaratıcı olduğunu ve bütünlüğünü anlatmak istemiştir.

Ancak:

İsa Peygamberin ne dediğini anlayamayan, Pagan Roma coğrafyası ve kendisini Hristiyan sayan diğer toplumlar, Hz. İsa’nın bu feryadına kulağını kapatmışlardır ve Allah inancını/tevhidi parçalamışlardır. Allah inancının Hürriyet/Özgürlük olduğunu anlayamayan, Hristiyan dünyası, kendisini Kiliseleri tapınak haline getiren, ruhbanların eline teslim ederek, modern köleliğin ağına düşmüşlerdir. Böylece İsa Peygamberin özgürlük feryadı boynu bükük/öksüz-yetim kalmıştır.

Ancak;

Allah, Mesih/Mehdi şeklindeki, insanlığı köleleştiren, her türlü inanışları yerle bir eden ve bundan sonra insanlığın hürriyetinin sonsuza kadar baki kalmasını sağlayacak; olan, Ahzap Süresi:40. ayetinde Hz Muhammed’e şöyle vahiy inmiştir/buyrulmuştur, yani Hz. Muhammed aracılığında insanlığa şöyle seslenmiştir.

“Muhammed sizin adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir; Ancak O Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah’tır her şeyi bilendir.”

Şimdi,

Sonsuzluğa kadar, insanı insana tapmaktan kurtarıp, hürriyetini kendi eline veren, İslam inancına/dinine sahip ana/merkez toplumları, göbeğinin tam orta yerinde parçalayan saoşyanizm kökenli mehdi/on iki imam inancının doğuşuna, tarihi gelişimine ve derin arka planına bakalım;

MS.641 yılına kadar, Zerdüşt dinine sahip olan, Pers İmparatorluğu yıkılarak yerine İran devleti kuruldu. Pers İmparatorluğunun son kralı/kisrası Yezdigirt fars soyluları ile birlikte kaçarak. Türkmenistan’ın, Merv şehrine sığındı. Pes etmeyen Yezdigirt, Perslerin üst düzey yöneticilerini, Mecusi(Zerdüşt düşüncesini aşağılamak için verilen isim) rahiplerini ve fars soylularını burada toplayarak İslam’a sızmaya, İslam’da intikam alamaya yemin ettiler, bunun için yeraltı/kripto “Şuubiye” örgütünü kurdular. Bir yandan da samani hanedanlığını kurdular. Bu tarihten sonra, Mecusi rahipleri rahip elbiselerini çıkararak, imam cübbelerini giyinip İslam coğrafyasına, bir kama gibi saplandılar ve alttan alta, Şiilik fikirlerini yayıp, İslam toplumlarını tam ortasında ikiye bölmeyi başardılar.

Şiilik yapılanmasını İslam’ın içine sonradan monte eden, Şubbiye örgütünü MS.651 yılına kadar, Yezdigirt bizatihi yönetti.

Hz. Osman’ı öldürten de, Sıffin savaşını planlayanda, çıkaranda, Muaviye’yi destekleyende, Hz. Ali’nin ordusunu yenilgiye uğratan sembolleri (Hz.Ali’nin ordusuna Kuran’a saldırıyorlar dedirtmek için, Muaviye’nin ordusu, Kur’an ayetlerini mızraklarına takmışlardır, Hz.Ali’nin ordusu sırf bunu dedirtmemek için geri çekilmiştir ve yenilgiye uğramıştır.) kullanmayı Muaviye’ye teklif edende, Yezid’i destekleyende, Kerbela olayını planlayanda ve Kerbela’da Hz. Hüseyin’in ile birlikte çocukları Ali Ekber’in ve Abdullah’ın şehit edilmiş olasına rağmen, “Annesi, İran’ın devrik Kisrası Yezdigirtin kızı Şehribanu’dan doğma, Hz. Hüseyin’in diğer oğlu, Zeynel Abidin’in sağ kalmasını ayarlayıp planlayan da, yine şuubiye örgütü olmuştur.

Buradaki amaç; On iki İmam’ın soyunun bir şekilde İran’ bağlı olmasını sağlamaktır. Öyle Ya! İran toplumunu Şiiliğe başka nasıl inandıracaklardı…? Bu amaç ap açık ortadadır. Mesela; Dikkat ettiniz mi? Şia imamları sabah akşam durmadan ehlibeyt diye ağlayıp dururken, hep Hz. Hüseyin’i anarlar, Hz. Hasan’ı anmazlar. Neden acaba? Yoksa! Hz. Hasan, ehlibeyt soyunda değilmi ki? Buradan’da anlaşılıyor ki Şia İmamlarının, derdi ehlibeyt değildir, onların derin/kripto derdi, Perslerin ulu saydıkları zerdüşt soy iktidarını Mehdi adı altında  devam ettirmektir. İşte derinlik buradadır.

İslam toplumlarını, tam ortasında bölüp parçalayan, tüm önemli olayların arka planında bu örgüt vardır.

Mehdi/On iki İmam inancının alt yapısını kuran, olgunlaştıran, yayıp yerleştiren de şuubiye örgütüdür. Kerbela’da Yezit ile iş birliği yaparak, aynı zamanda. Yezdigirtin’de torunu olan, Zeynel Abidin’in sağ kalmasını planlayan şuubiye örgütü, böylece on iki imam/mehdi anlayışını ta baştan beri fiilen planlamıştır ve maalesef bunu başarmıştır. Emevilerle işbirliği yapıp mehdi fikrine resmiyet/meşruiyet kazandırmak için bu konuda uydurma hadisler ürettiren’de yine şuubiye örgütüdür. Mehdi inancına göre, kayıp olduğuna inanılan on ikinci imam, Muhammet Muntazır’ın annesi Bizanslıdır ve Hristiyandır, ne tesadüf değil mi?

Bu örgüt günümüzde, İran derin devletini oluşturan kadroları eğitip yetiştiren, onları yöneten fikir temelini canlı tutan, derin yapı olarak faaliyetlerine devam etmektedir. Bunu anlamak için İran’daki olaylara bakmak yeterlidir…

1955 yılında Bahailerle mücadele amacı ile kurulan, Encümeni Hüccetiye örgütü ise belirli bir süre sonra şuubiye’nin güdümüne girerek yer altına geçmiş ve mehdi inancının yeraltı örgütü haline gelmiştir. Şuubiye örgütü ile Hüccetiye örgütü birlikte, Armagedon savaşı(Dünyanın sonunun bir an önce gelmesi ve dolayısıyla Mesihin/Mehdinin geri dönmesini sağlamak üzere dünyayı felakete sürükleyecek savaş demektir) plancısı olan, Yahudilerle ve Evengelistlerle (Üzerine Hristiyanlık kalıbı giydirilmiş Yahudiliktir.)aynı cephede yer almaktadırlar ve her konuda yardımlaşma/işbirliği içinde çalışmaktadırlar. Encümeni Hüccetiye örgütü, Yahudilerin hakim olduğu Meşhed şehrinde kurulmuştur…! Ne tesadüf değil mi?

İran’ı karıştıran 2018 yılı olayları da yine Meşhed şehrinde başlamıştır. Olayları kimin başlattığı dahi tam tespit edilememiştir. Ne tesadüf, ne ilginç değil mi?

2017 Ocak ayında vefat eden, Kaşgarlı Türki olan, İran eski Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani’nin, basında yer alan haberlere göre, yapılan otopside vücudunda normalden on kat fazla radyasyon çıktığı açıklanmıştır, “Düzenin Maslahatı Teşhis Konseyi” Başkanlığı görevini sürdürürken, şüpheli bir şekilde vefat etmesi, bir şuubiye darbesi olduğunu ortaya koymaktadır…

Şuubiye örgütü, kurulduğundan bugüne kadar, Hristiyan Mesihcilerden, Haçlılardan, Tapınak şövalyelerinde, Armagedoncularda her zaman yardım almıştır ve günümüzde, canlıdır ve faaliyettedir. 2009 ve 2018 de İran’da meydana gelen olayları şuubiye örgütünün yaptığı iddia edilmektedir.

Kur’an’ı Kerimde, gelecekle ilgili olarak sadece üç konuda haber verilmektedir. “Ölüm, Kıyamet günü ve Ahiret” bunların dışında bir bildirme yoktur. Dolayısıyla, Mehdicilik İslam’a sonradan kasıtlı/planlı olarak monte edilmiş ve Mesihciliğin yeni versiyonundan başka bir şey değildir. Tam olarak bir planlamadır ve hurafedir. Faydalananlar ise armagedoncu/küreselcilerdir.

Açıkça görüldüğü gibi;

Mesihcilik/Medicilik yazılı tarihe göre ilk önce, Hindistan coğrafyasında,  Kalki Avatar adı ile ortaya çıkmış, oradan Pers coğrafyasına geçerek, Saoşyant olmuş, sonra Orta doğuda, Mesih adını almış ve nihayet İslam coğrafyasında Mehdi/On iki imam, olarak yaşatılmaya devam etmektedir.

Bu tür inanışların hepsinin arka planında/derinliğinde, insanlığın köleleştirilmesi ve bundan elde edilecek maddi menfaat planlaması vardır. Bu tür inanışların tamamı, insanlar tarafından planlana ve üretilen, insanlığa yutturulmuş birer afyondur.

Bir insan eğer sadece Allah’a inanırsa, Allah’ın tekliğine mutlaklığına inanırsa ve tek kurtarıcının Allah olduğuna inanırsa, işte o zaman insanların baskısında kurtularak hür/özgür olur. İşte bu durum küreselci efendilerin işini bozmaktadır ve onları kurum, kurum kudurtmaktadır. Bu sebepledir ki, insanı özgür kılan tek ve son din olan gerçek/saf İslam’ı ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. O zaman rahatlayacaklar ve dünya yüzünde Tanrılıklarını ilan edeceklerdir.

Gerçek/saf İslam dini, köleliğin önündeki tek engeldir. Bu sebeple insanlık saf/gerçek İslam’a daha sıkı sarılmak zorundadır. İnsanlığın diğer sorunu olan, Adaletli ekonomik paylaşımı/sömürüsüzlüğü, tam sosyal adalet temeline dayanan, bir siyasi sistem kurarak halledebiliriz, yeter’ki özgür/hür olalım.

Diğer yandan;

İslam’ı içten çökertmeye çalışan kripto İslamcıları ve İslam’ı kendi çıkarları için kalkan yapanları deşifre ederek, kara cahil yobazları, kör ve aptalca kandırıkcıları, kurnazlık ve hinlik yaparak şekilciliği İslam diye yutturukcuları, İslam ikliminde mahkum etmelidir ve onların bıyık altında kıs kıs gülüşlerini, onlara haram etmeliyiz. Bunların din, iman ve saf duygu soyguncu olduğunu anlamak için uzağa gitmeye gerek yoktur, üzerindeki elbiseye, kaç tane imam nikâhlı eşi olduğuna, kilosuna ve pütürsüz yüzlerine  bakmanız yeterlidir.

Şimdi soruyorum, Allah’a inanan bir insanın, günümüzün vahşet içindeki dünyasında yaşarken, içinde ruhi sıkıntısı olmaz mı? Yüzünde bir tane dahi sivilcesi olmaz mı? Cinsel/hayvani şehvete düşkünlüğü olabilir mi? Diğer insanların üzerine çıkmak amacı ile imalı elbiseler giyer mi? ET’e ve tatlıya düşkün olur mu? Bir düşünün, bir insan neden tatlıya çok düşkün olur. Şehvet düşkünlüğü sebebi ile olmasın? Acaba?

Önce kendimden başlayarak, demek istiyorum ki ve avazım çıktığı kadar çığırmak istiyorum ki, ey insanlık; insanlığın tek çaresi olan saf/gerçek İslam’a sahip çıkmalıyız, sadece ve sadece Allah’ın ipine sarılmalıyız ve dincilik yaparak bir yandan insanlığı soyup, cebini dolduran, sivilcesiz ve pütürsüz bir yüze sahip olup, şehvet alevi içinde yaşayan, diğer yandan insanlığı uyutarak küreselcilerin kucağına iten, bu asalakları/parazitleri yaptıklarına pişman edip, sırtımızdan atmalıyız. Bu saf duygu ve din, iman sömürücüleri ve işbirliği içinde oldukları küreselciler, insanlığı yendiklerini, köle yaptıklarını sanıyorlar…

Ancak;

Onların unuttuğu bir şey var “ “İnsanlığın yenilmez silahı “Vicdan” tarihte hep olduğu gibi, bundan sonra da, her sıkıştığında, patlayarak tüm kötülükleri yerle bir edecektir” ” Hiç şüpheniz olmasın, onların bir hesabı varsa, Allah’ında bir hesabı vardır.  Allah insanı yaratırken, savunma silahında insanın içine; yani kimsenin ulaşamayacağı ruhun en derinine mevzilendirmiştir. İşte O silah “Vicdandır” ve hiçbir şey onun karşısında duramaz, bir patla’yı vermesin, alim Allah. İnsanlık kötülükler karşısında asla yenilmez, çünkü; Allah insanı yenilmezlik yeteneği ile birlikte yaratmıştır “Nokta!”.

TAPINAK ŞÖVALYELERİ

Tapınak şövalyeleri/Tampliyeler örgütü, Kutsal toprakları ele geçirmek için, MS.1090 yıllarında başlayan ilk haçlı seferleri sırasında Kudüs’e gelen Hristiyan askerlerince kurulmuştur ve yaklaşık iki yüz yıl burada faaliyet göstermişlerdir. Haçlılar 1099 yılında Kudüs’ü ele geçirdikten sonra kentte yaşayan yaklaşık yetmiş bin kişiyi üç gün içinde katlettiler ve sokaklarda kan seli akıttılar. İşte bu haçlı askerleri tarafında kurulan, tapınakçılar örgütü, ilerleyen zaman içinde Kudüs’e gelen Hristiyan hacılar için, banka kurmuştur ve Avrupa ülkelerinde de şubeler açmışlardı, böylece tarihte bankacılık çek ve bankerlik uygulamasını başlatmış oldular.

Kudüs’teki faaliyetleri ile Doğu ile Batı arasında ekonomik, kültürel ve siyasi bilgiler aktarımı için köprü olmuşlardı. Bu dönemde batı kültürü ile doğu kültüründe bir sentez oluşturarak bir yandan zamanın teknolojisinin üretilmesine destek olurken, diğer yandan bazı teknolojik gelişmelere/üretimlere doğrudan katkı veriyorlardı.

Bankacılık, bankerlik, hacılara/rehberlik, hacıların/güvenliğini sağlamak ve dönemin gelişen teknolojisi üzerinde kurdukları hakimiyet sayesinde sağladıkları maddi kazançlar çok yüksek seviyelere ulaşmıştı, öyle ki, şövalyeler kısa sürede, çok yüksek maddi imkanlar elde ediyorlardı.

Kudüs’teki yaşamlarında Kabala öğretilerine ilgi duyuyorlardı/öğrenmişlerdi ve haşhaşilerle (İran/Kazvin) ilişki içine girmişlerdi, böylece Doğunun, batıni/mistik felsefesini öğrenmişlerdi ve ezoterik bir dünyayı keşfetmişlerdi. Sonunda Hristiyanlığı terk ettiler ve artık gizemli/ezoterik batıni inancı ile gizemli güçlerin sırlarının peşine düşmüşlerdi.

Mistik/Batini dairesine giren ve mal/mülk ve para düşkünü olan tapınak şövalyeleri, artık doğanın tüm sırlarını elde edeceklerini, bu sırlar sayesinde yeni teknoloji elde ederek, maddi kazanç sağlayacaklarını, yani sırlar bilimi ile maddi imkanları birleştirerek dünyayı ele geçireceklerine ve kontrol edeceklerine inanıyorlardı ve bu yolda çalışıyorlardı.

Ancak;

Özellikle batıda maddi olarak çok güçlenen ve paralel devlet gücünü elde eden tapınak şövalyeleri, Avrupalı krallar için ve kilise için tehdit unsuru olarak görülmeye başlanmıştı. Bu durumu dikkate alan ve çok endişelenen, Fransa kralı ve Katolik kilisesi, 1300 yıllarına gelindiğinde, örgütün gayrimeşru işlere bulaştığını ilan ederek, yasa dışı sayıp/yasaklayıp tasfiye edilmesini sağlamıştır. Tasfiye edilmek üzere engizisyon mahkemelerinde ölüm cezası ile cezalandırılan tapınak üyelerinin bir kısmı kaçarak yer altına geçmişler ve saklanmışlardır.

Yer altında saklanan tapınakçılar daha sonra kurulacak masonluk örgütünün temelin atmışlardır. Masonluk düşüncesi tapınakçılar tarafından Avrupa’ya taşınmış. Masonluk Hz. Süleyman mabedi/Kudüs inşaatında görevli olan bir duvar ustasının sahip olduğu derin/engin mimarlık sırlarının başkaları tarafından ele geçirilmesine çalışılması ve bu yolda meydana gelen olaylar üzerine kurulmuş bir kavramdır.

Bu sırlar Kudüs’teki masonlar tarafından tapınakçılara aktarılmıştır ve onlarda kendi aralarında yaymışlardır. Böylece bu sırlar tapınakçılar tarafından Avrupa’ya taşınmıştır. 1642 yılında ortaya çıkan İngiliz iç savaşı sırasında Yahudilerin İngiltere’ye girmeleri yasaktı ancak iç savaş sırasında Yahudilerle işbirliği yapan Oliver Cromwell  iç savaşı kazanarak 1653 yılında iktidara geldikten sonra 1656 yılında Yahudilerin İngiltere’ye girişini serbest bıraktı böylece İngiltere’ye yerleşen Yahudiler 1711 yılında ilk mason locasını resmi olarak İngiltere’de açtılar.

İLLUMİNATİ

Aydınlanmışlar anlamına gelen, bu örgüt, “Adam Weishaupt” liderliğinde, 1 Mayıs 1776 yılında Almanya’nın Bavyera eyaletine bağlı ingolstadt şehrinde kurulmuştur. Kullandıkları semboller, ”üçgen, piramit, tek göz, güneş, gök-kuşağı ve prizmadır,” Ezoterik ve gnostik felsefeye dayanan bu örgütün dayandığı teorisi ise, Karmatiler,(Güney Irak) Batiniler,(İran/Kazvin) Fatimiler,(Mısır) Katharlar (Fransa/Albi) ve Manhaistler (Pers-İran yayılmış ve 8.yy. Uygur devletinin resmi dini kabul edilmiştir) temelinde yükselmiştir.

Kurucu lider olan, Adam Weishaupt, kendisine Spartaküs ismini vermiştir. Gizli tarikatların hemen hepsinde olduğu gibi İlluminati’de antik Mısır’a ve Babil’e dayanır. sembollerine uygun olarak, 180 yönetici vardır ve yöneticilerine “Üstat” denir. Günümüzde, üyeliğe giriş yaş sınırının 27 olduğu iddia edilmektedir. Genel/temel amaçları ise kendi inançlarına uygun olmayan yapıları ve inançlarına engel olan tüm ulusal devletleri ortadan kaldırarak yeni bir dünya düzeni kurmaktır.

EVRİM TEORİSİ

Evrim teorisi; adından da anlaşılacağı üzere, bir “Teoridir” Evrim teorisinin, İddiası ise; yeryüzündeki canlıların sürekli bir değişim içinde olduklarını, biri birine dönüştükleri ve hızla çoğaldıkları ileride dünyanın sığmayacaklarıdır. Bu teoriye ortaya koyan ise, Charles Darwin adındaki bir İngiliz vatandaşı olan ve Biyoloji/Antropoloji/tıp konularında eğitimler almış canlılar üzerinde araştırmalar yapmış bilim insanıdır.

Bu teori ortaya atıldıktan bu yana, karşı çıkanlar ve hatta lanetleyenler/düşman ilan edenlerle, bu teorinin doğru olduğundan, ısrar edenler, arasında şiddetli tartışmalar halen devam etmektedir.

Bu teori,1831 yılında, gemi ile çıktığı yolculukta incelediği bitki ve hayvan fosillerinin yapısı ile şimdiki yapıların farklı olduğunu iddia/tespit eden, Charles Darwin, bunun sebebinin, tabiattaki canlılar arasında meydana gelen mücadelede, kim üstün gelirse o ileriye çıkarak soyunu devam ettiriyor bu durum ise türlerde değişmeye/evrimleşmeye sebebiyet veriyor demesi ve devamında ise ”Buna insan türü de dâhildir, insanların ilk dedelerinin dört ayaklı olduklarını ve dönüşüp/değiştiklerini” söylemesi insanların maymundan geldiği söylemine dönüştürülmüştür.

Ancak;

Evrim teorisini tamamı, günümüzde sanıldığı/bilindiği gibi Darwin’e ait değildir. Bu teorinin sadece son aşaması ve ismi Darwin’e aittir. “ “Darwin dediğin daha “dün” sayılır” “ Bu görüşler/iddialar uzun yıllar önce, en azından fikir seviyesinde, “Cahiz/Iraklı, Biruni/Özbek, İbni Haldun/Mısır ve Nazzam/Bağdatlı” gibi İslam âlimleri ve filozoflarınca, ortaya konulmuş ve savunulmuştur, Darwin ise bu fikirleri alarak araştırma/bilimsel kalıbına koyarak, bir adım ileriye taşımıştır.

Bu konuda da olduğu gibi, genel olarak, modernliğin kapısı, aslında, doğuda/Asya’da açılmıştır, ancak mekânın derinlikleri/bilimi batılılara/Avrupalılara terk edilmiştir. Doğu/Asya, biçimle şekille, ruhçulukla, mehdilikle, uğraşıp dururken, kör karanlığa saplanmıştır. İlim/Bilim/Felsefe ve bunların dinle olan ilişkisin kopararak, tüm aydınlanma mevzilerini kaybetmiştir. Bu süreçte batı/Avrupa ise, doğuda/Asya’da doğmuş fikirlerin hepsini alarak, bilim kalıbına yerleştirip/koyarak, hayatın içine aktararak, insanlığın faydasına sunmuştur. İşte batı/Avrupa, bizim eserimizi alıp, ona yeni elbiseler giydirip, karşımıza teknoloji olarak koyduğu için, bu durum, maalesef bizde, derin bir kimlik krizine sebep olmuştur.

Şimdi bu konunun, dinle/inançla olan ilişkisine, derin arka planına ve gelişmesine bakalım;

Her şeyden önce, bilim sadece ve sadece, Allah’ın yarattıklarında olup elle tutulabilen ve görülebilenleri araştırabilir ya da test edebilir, “Allah’ın, Ahiretin, Kıyametin ve Meleklerin varlığını ya da yokluğunu araştıramaz, test edemez ya da laboratuvarda inceleyemez, Bunlar bilimin konusuna girmez.

Çünkü:

Allah, tüm tariflerde ve izahlarda münezzehtir. Ahiretin, kıyametin ve meleklerin ilmi ise, sadece Allah’a aittir. Dolayısıyla, İnsanlar yaşarken bunları sadece içinde/vicdanında, ihlasla ve takva ile yaşatır ve ancak ahirete gittiği zaman görebilir. Zira insanın ilmi dahilinde değildir.

Allah, Ahiret, Kıyamet ve Melekler, imanın/şuurluluğun/idrakin/bilincin ve hissiyatın konusudur/işidir. Bilimin konusuna girmez.

İnsanlar her ne zaman, her nasıl ve her nereden gelmiş olurlarsa olsunlar, bütün planlaması ve yaratılışı sadece Allah a aittir. Tek yaratıcı Allah’tır. İnsanlık her hangi bir canlıdan türemiş olsa ne değişir ki? Sonuçta tüm canlıları Allah yaratmıştır ve onlara hayat sağlayan da yine, Allah tır. Eğer bir evrimleşme varsa o’da yine, Allah’ın yarattığı tabiat ve o tabiatın mekanizmasının çalışma biçiminden başka bir şey değildir.

Dünyadaki her şeyi, Allah yarattığına göre, canlıların değişim yaşadığını, şekil değiştirdiğini, biri birine dönüştüğünü, ispatlamış olsalar ne değişir ki? Demek ki Allah böyle istediği için olmuştur. Sarsılmaya, şoka girmeye gerek yoktur. Dolayısıyla evrim teorisi, konusundaki tartışmaların ve endişelerin tamamı İslam itikadının dışındadır ve İslam’la asla alakası yoktur, dolayısıyla da İslam’a zararı olmaz.

Ancak, birilerine/Hristiyanlığı tapınak dinine çevirenlere, zararı var. İşte konunun kıyamete dönüştüğü/dönüştürüldüğü, yer ve derin arka planı burada devreye girmektedir.

Nasıl mı? Neden mi?

Çünkü, bir tevhit dini olarak inen/doğan Hristiyanlığın, içine Mesih afyonunu Pavolous adındaki putperest, sonradan monte etmiştir. “İsa Peygamberin, Allah’ın biyolojik oğlu olduğunu, göğe yükseldiğini, iki bin yıl sonra yeryüzüne döneceğini, bu sebeple, iki bin yıllık bir papa listesi yapıldığını” geniş halk kitlelerine aşılayıp inandırmışlardır. Son dönemlerde/şimdilerden Kudüs şehri, kamera aracılığı ile Vatikan’da 24 saat aralıksız olarak gözlem altında tutulmaktadır.

İsa peygamberin göğe yükseldiğini ve geri döneceğini, dolayısıyla yeryüzünde tanrı olduğuna, inanıldığı için, insanın maymunda türediğini söylerseniz Hristiyanlık itikadını yerle bir etmiş olursunuz. İşte bu konunun lanetlenmesinin sebebi budur.

Dolayısıyla, tekrar etmek gerekirse, Evrim teorisinin ve onun iddialarının İslam inancını ilgilendiren bir tarafı yoktur ve uzakta yakında bir alakası yoktur. Bu tartışmayı İslam coğrafyasına planlı ve kasıtlı olarak taşıyan Hristiyan kiliselerdir/papazlarıdır.

Hristiyan kiliseleri/papazları, bu tartışmayı İslam toplumlarına taşırken ateizmi bir köprü olarak kullanmışlardır. Bunu yaparken onların hedefi ateizm değildir. Ateizm onların umurunda bile değil. Burada asıl hedef “Evrim teorisidir.” Çünkü bu teori, onların kendi elleri ile yarattıkları, Mesih itikadını yerle bir etme riski taşımaktadır. İşe bunun için, bir kötüyü/ateizmi, evrim teorisinin anası olduğu/ambalajına saklayarak, böylece lanetlenmesi gerektiğini, bütün güçleri ile yayarak, Mesih inançlarını ayakta tutmaya çalışıyorlar.

İşe bu konuda olduğu gibi,/ortaya bir daha açıkça çıktığı gibi, Allah’ın yolunda ayrılamamak gerekir, eğer ayrılırsanız bunun bedelini, 1.831 yıl sonrada olsa ödemek zorunda kalırsınız. Her zaman her konuda Allah’ın bir hesabı olduğu unutulmamalıdır.

Burada net olarak ortaya çıkan sonuç şudur/bana göre, (Tüm insanlar yaşadığı çağda sorumludur. bana ne diyemez, geçmişte medet umamaz ve gelecekte kurtuluş bekleyemez, üstüne düşeni yapmazsa, tam olarak ihanet içindedir/haindir.) Dünyaya yön veren gözükür-deki kuruluşların/kurumların arka planındaki derin esas hedefi bilmek gerekir, aksi halde kötülüklerin çaresini bulamayız. Dünyanın mazlumlar için neden sürekli yanan bir cehennem olduğu ağır ağır anlaşılıyor olmalı/değil mi? Yeni bir seyahatname yazısında buluşmak üzere, sağlıklı, mutlu ve muhabbetle kalın. Rıza Çubuk.

Not: yazı Derin Dünya Seyahati-2   Olarak devam edecektir.

 

Yazar

Gezdikçe; Dünyası büyüyor,hedefleri çoğalıyor, ön yargıları azalıyor, gönül zenginliği artıyor, ibret alıyor … Gezdikçe; Kendini keşfediyor, keşfettikçe başka eksiklerini görüyor, eksikleri farklı şeylerle tamamlıyor, tamamlarken öğreniyor, öğrenirken öğretiyor, öğretirken daha iyi anlıyor, daha iyi anladıkça daha çok öğrenmek istiyor, daha çok öğrenmek istedikçe gezme arzusu daha da artıyor… Geziyorum, tecrübe ediyorum ve bunları fotoğraflarımın yanında yazılarımla paylaşıyorum. Bu paylaşımın özünde, hayatımızı, çevremizi ve diğer tüm hayatları elimden geldiğince sosyal tarihin sayfalarına aktarmaya çalışıyorum… Aslında, geçici göç olarak tarif edebileceğimiz seyahat etmeyi, İnsan hayatının başlangıcı ile sonu arasında devamlı bir biçimde var olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, göç insanın kaderidir, demek yanlış olmayacaktır sanıyorum…