ZİHNİYET SEYAHATİ-1

ZİHNİYET SEYAHATİ-1

ZİHNİN SEYAHATİ

İnsanlık tuzağına düştüğü, sahte korkulardan ve zalim sistemlerden kurtulmak için, öncelikle zihniyetini değiştirmesi gerekir, zihniyet devrimi yapabilmesi için, öncelikle elinde alınan, dinine yeniden sahip çıkarak, gerçek saf/doğru din algısını ve bilgisini güncellemesi gerekmektedir.

Önce insanın zihni yeteneklerine ve zihniyetin oluşumuna bakalım,

Zihin: Algılama, anımsama, düşünme, değerlendirme, kavrayış ve karar verme yeteneklerini bütünüdür.

Zihniyet: Bir toplumu oluşturan bireylerin, din düşüncesini temel alarak aklını kalbini gözünü elini hissini sezgisini vicdanını, tabiatta edindiği tecrübelerini, ürettiklerini, insan ilişkilerini tükettiklerini ve tarihi dinleyerek meydana getirdiği düşünce ve bilme tarzıdır/tavrıdır/biçimidir.

Toplumların, temel düşüncesi, dünyaya bakışı, algısı, düşünce normları ve iş görme kalıpları dinle yoğrulmuştur.

Çünkü;

Düşüncenin kaynağı aklıdır, akıl ise ruhun bir kuvvetidir, ruhun kaynağı dindir, dinin kaynağı ise rahmettir ve bunların hepsini Allah vermiştir.

Demek ki, zihniyetin ana kimyası din algısı ve kültürüdür ve insanın zihniyeti ne ise, ürettiği ve yönettiği de odur, sonra onun etrafında döner durur, zihniyet değişmedikçe, ürettiği, paylaştığı, yönettiği, icra ettiği ve kül halinde geride bıraktığı da değişmeyecektir, zira zihniyet zemininde arızalar meydana gelmişse, tamirat yapılmadan, diğer konularda düşünce gelişmez ve hayatta ilerleme olmaz.

Şimdi günümüzün hakim zihniyetinin dünyayı getirdiği yere bakalım.

YERYÜZÜNDE KÖKLEŞEN ZİHNİYET

Dünyada ekonomi sistemini kuranlar ve yürütenler insanlara gerçek dışı ve sonuçları itibarı ile zalimce olan şöyle bir iktisat tarifini yutturmuşlardır.  “Kaynaklar sınırlıdır, ihtiyaçlar ise sınırsızdır, bunları dengelemeye çalışan bilgi sistemi ise iktisat bilimidir.” deyip insanlığı tuzağa düşürmüşlerdir, tuzağa düşen insanlık, vahşi kapitalizmin ve onun doymak bilmeyen açgözlü, karanlık deresinde, inim inim inlemektedir, şimdilik bir çıkış yolu da aramamaktadır.

Hâlbuki insanın tüketim ihtiyaçlarının toplamına ve yeryüzündeki varlıkların toplamına bakıldığında, doğru iktisat tarifi şöyledir; “Kaynaklar sınırlıdır, ihtiyaçlar da sınırlıdır, ancak ihtiraslar sınırsızdır.” Sömürgeciler, ihtiyaçlar sınırsızdır diyerek, insanları daha çok tüketmeye yönlendirip, kendi ürettiklerini daha çok satarak, daha çok zengin olma ihtiraslarını tatmin etmeye ve daha çok üreterek daha çok haz yaşamaya çalışıyorlar.

Bu zalimce tüketim tabiatı harap ve coğrafyayı çorak hale getirerek, dünyayı yaşanmaz yapmaktadır. Ancak zalimler, malda haz aldıkça daha çok kölesi oluyorlar, hazzın ve ihtirasın köleliği arttıkça daha çok üretmeye devam ediyorlar.

Mazlumların, temel yaşam ihtiyaçlarını/taleplerini umursamadan, devamlı olarak istikrardan, düzen ve ittifaktan söz açıp, dem vuran muktedirlerin/despotların, adaleti hiçe sayarak yönettiği, devletlerin neredeyse tamamı, haydut inine ve hırsız yatağına dönüşmüş durumdadır, keyif üstüne keyif yaşayan muktedirler için, adalet te ne ola ki!

Cinnet geçiren, Hristiyan batı toplumları, yuttuğu afyonun etkisi ile, Tanrıyı kıyamete zorlamak ve Mesih’in bir an önce gelmesini sağlamak için, dünyada yapmadık rezillik, yaşanmadık vahşet bırakmıyor.

Yeryüzünde işgaller, savaşlar, kıyımlar, fuhuş, cinayet, cinnet, katliamlar, kriz, kaos ortamı, hırsızlıklar, çocuk kaçırmalar, sefalet, açlık, susuzluk, uyuşturucu satışı ve kullanımı artarak devam etmektedir.

Ezoterik/pagan saltanatlar, şehirleri, caddeleri hata sokakları ele geçirmişler, insanlara adeta bir sırtlan davranışı ile saldırıp, diri diri yok ediyorlar, diğer yandan köşe başını tutmuş çok sayıda din adamları ve aydınlar kölesi oldukları, mal, mülk, makam, şan, şöhret ve şehvet uğruna kendi vatanını dahi satar olmuşlar.

Yeryüzü böylesine cehenneme çevrilmişken, din alanında kendisini yetkili sayan birçok sahte din maskeli, cemiyet, cemaat,tarikat ve yapı, bir yandan ticaret yapan diğer yandan vergi kaçıran menfaat örgütü haline gelmiştir.

Bu örgütler, kof gösteriş içindeler ve ruhsuz şekilciliğe bürünmüş, insanlığın ruhunu kapkara bir perde ile örten cehaleti beslemeye devam ediyorlar, bu yapıları yöneten hazretlerin kafa konforu tamdır ve yerindedir, eğer Ola ki, birisi çıkıp ta adaletten, haktan, hukukta ve sözün namusunda bahis açarsa, fakirden, fukaradan söz ederse, yani hazretin kafa konforunu bozarsa, hemen din düşmanı, dinsiz, münafık, sapık, kefere, anarşist, ırkçı, faşist/komünist yaftasını yapıştırıveriyorlar, buda yetmezse elindeki basını/medyayı kullanarak onun yüzüne tükürerek ve tükürterek, tükürükle boğup kendilerinden başka kimsenin konuşmasına müsaade etmiyorlar.

Günümüzün yeryüzünde hüküm süren açlık, susuzluk, azap, kriz, cinayetler, cinnetler, kan dökmeler, kalleş fesatlıklar ve gök kubbeyi saran/sarsan mazlum feryatları toplum tarafından görülmemekte ve duyulmamaktadır, çünkü toplumdaki zihniyet “O onların sorunudur bana ne” diyorlar, kimsesizlere/güçsüzlere/çaresizlere, yapılan zulümlere ise “her koyun kendi ayağında asılır” bize ne diyorlar, İnsanlığın geldiği nokta burasıdır.

Peki, ama dünyada devam eden bu sistem/yönetim nasıl kurulmuş ve üzerine oturduğu, zihniyet kimden alınmış ve nasıl içselleştirilmiş?

Musevilik geldiği zaman karşı çıkanlar, Firavun ve pagan din adamları olmuştur. Hz. İsa’yı çarmıha gerenler din adına konuşanlardı, İslam geldiği zaman ise ilk karşı çıkanlar falcılar, cinciler ve malı mülkü elinde toplamış olan, bezirgan başları idi, çünkü Yaratıcı gönderdiği kitaplarda, eşitliği emretmekteydi, insanın emeği/alın teri ile kazandığının dışında malı mülkü olamayacağını söylemektedir, adaletin, sözün/güvenin ve sevginin tesisini istiyordu, iktidarları yerle bir olan/olacağının anlayan, Firavun ve Karun hemen iş birliği yaparak, iktidarları için ana güvenlik sorunu olarak gördükleri, dini ele geçirmek üzere kendilerine, engerek soyundan, birer kör kılavuz/haman/papaz bularak dini yalan yanlış yorumlayıp geniş halk kitlelerini ele geçirdiler.

Tefeci bezirganlar, İslam’ı doğduğu coğrafyaya gömmeye çalıştılar, mazlumları uyutup dimağını dondurmak ve dinin işlerine gelmeyen kısımlarını değiştirmek için, peygamberin ağzında konuşarak sahte hadisler uydurdular, böylece islamın ruhu gökyüzüne asılmış ve toplumların aklı işletemez hale getirilmiştir.

Sonuçta, Allah’ın gönderdiği tüm kitaplar, mazlumların, ezilenlerin, horlananların, çaresizlerin, öksüzlerin, yolu kesilmişlerin, tuzağa düşürülmüşlerin, velhasıl tüm gariplerin sesi, soluğu ve çığlığı olduğu halde, birer tapınak kitabı haline getirip, hayatın dışına çekilmiştir.

Böylece insanın düşünce olarak kalkış noktası olan zihniyetinin temel kimyası olan dini ele geçiren ve kendilerine göre uygulayan “Karunlar/Hamanlar/Firavunlar” insanları yönlendirmeyi de ele geçirerek, tarihsel süreçte kapitalist sistemi insanlara kabul ettirdiler. Ta, ilk baştan beri  Yaratıcının gönderdiği dine karşı çıkan “Firavun/Haman/Karun” üçlüsü günümüzdeki karşılığı olan “Kral,Despot/Dinadamı/Büyük sermayedar” olarak devam etmektedir ve değişen bir şey yoktur.

Demekki mazlumlar kendilerine ait olan dinlerini “Kral,Despot/Dinadamı/Büyük sermayedarların” elinde alıp zihniyetlerini tamir ederek ve vicdanları harekete geçirerek, dünyaya atalet temelinde, barış, söz/güven ve  hakça paylaşıma dayanan insanca bir yaşam getirebilirler, günümüzde geçerli olan zihniyet değişmedikçe, üretimde, üretim ilişkilerinde, paylaşımda, sosyal adaletten, barış ve sevgi konularında ilerleme olmayacaktır, insanlar korkuların esiri olarak yaşamaya devam edecektir.

ZİHNİYET NASIL DEĞİŞİR

Doğruları ve yanlışları, istediğiniz kadar çok gezin ve çok insana anlatın, isterseniz en yükseğe çıkın herkese avazınız çıktığı kadar bağırın, her gördüğünüze tek tek söyleyin, sayfalarca yazın ve herkese yayın edin, yada isterseniz boylu boyunca çizin ve resimlerini duvarlara asın; İnsanların donmuş dimağı çözülmedikçe, gözlerindeki perde kalmadıkça, kulaklarındaki duvarlar yıkılmadıkça, lal olmuş dili konuşmadıkça ve pas tutmuş vicdanı harekete geçmedikçe, zihniyetin değişmediğini, bu uğraşların hepsinin beyhude olduğunu göreceksiniz,

Zihniyetin değişmesi için yaşamın zemininde tamirata yapmak mecburidir, bunun için, Kur’an’ı kerimdeki talimatlara göre, zamanı ve mekanı’da dikkate alarak yeni metotlar geliştirip, tamiratı acilen yapması gerekir.

Zaman, durmaksızın akan bir süreçtir, Mekan ise, zamanın içinde ortaya çıkan ve devamlı değişen bir olgudur/kesittir, işte bu sebeple ana doğrudan sapmadan sadece uygulama metotlarını akan zamana ve değişen mekana göre değiştirmek gerekir, böylece insanın yaşamında, Allah, din, tarih, zaman, mekan,hayat, kainat ve tabiatın ilişkisi kopmadan devam edecektir.

Kur’an’ı kerimi çok hatmetmek/okumak, hızla ezberlemek, iyi üfürmek yerine, doğru anlamamız gereklidir/önemlidir, işte ancak o zaman, insanlık/mazlumlar gerçeği tüm çıplaklığı ile anlayacak zihniyet değişecek ve insanlık zulümden kurtulacaktır, Kur’an’ı kerim, Mekke’de nazil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı, ise; Nerede anlaşıldı? Tam olarak anlaşılmasını, kimler niçin engelledi? Bunu yeniden düşünmemiz gerekir, eğer tam olarak anlaşılsaydı dünya/mazlumlar bu halde olur muydu?

İnsanın hatırladıkları ve bildikleri onun kimliğini oluşturur, diğer bir deyişle, insanın hatırladıkları/bildikleri kimliğinin toplamıdır, zihniyet değişikliği, ancak geçmişi hatırlayıp bir hesaplaşmaya girişip, yutturulan yada yapılan yanlışları tespit edip, bunları değiştirmekle mümkün olabilir.

Bunun için, insanlık olarak içine düştüğümüz, ağır ve keskin, kişisel aşağılık kompleksinde ve bu aşağılık kompleksinin panzehri sandığımız, üstünlük kompleksinde kurtulmamız gerekiyor, kişisel komplekslerden kurtulmanın yolu ise, dini inanç ve eğitimdir, aksi halde, ayrıcalık, imtiyaz, mal mülk, iktidar, hırs ve kibrin tuzağına düşeriz, sonuçta mazlumlara, dünyaya ve kendimize zararlı oluruz.

ZİHNİYET NASIL DEĞİŞMELİ

Düştüğümüz/geldiğimiz bu kör kuyuda, çıkmanın ilk basamağı, ancak zihniyet dönüşümü ile olabilir, İslam da önce inen dinler, “Firavun/Haman/Karun” üçlüsünün işbirliği ile tamamen, tapınak dini haline döndürülmüştür. Ancak İslama güçleri yetmemektedir, İslam hayatı düzenleyen doğal ve insanın yaradılış özellikleri ile uyumlu ana hayat yoludur.

İslam Peygamberi, yeryüzündeki her türlü zulmün nasıl yenileceğini ve eşitliğin, adaletin, barışın, sözün/güvenin nasıl sağlanacağını, Uhut’da, Hendek’de ve Bedir’de bizzat vuruşarak savaşarak ve Medine şehrinde devlet kurarak topluma öğretti, O zaman ilk karşı çıkanlar falcılar, cinciler ve malı mülkü elinde toplamış olan bezirgan başları idi, bugünde aynıdır, değişen bir şey yok, bütün mesele, zalimlerin eline geçirdiği dini onların elinde çekip almaktır.

Toplumların ortak faydasına ve insanın yaratılış ön kabulüne/algısına en uygun olan mülk anlayışı; bir yandan aşırı mal mülk edinilmemeli, ancak diğer yandan da mal mülk düşmanlığı yapılmamalıdır.

Orta boy mal mülk ve sermaye herkes için haktır ve adaletlidir…

Çünkü;

Aşırı mal mülk sahibi olmak; İnsanı kibir ve büyüklük hastası yapıp, ahlaki çöküntü bataklığına çekiyorken,

diğer yandan,

Hiç malı mülkü olmamak; İnsanı garip, sefil, açlık çeken, ezik, psikolojisi bozuk, asabi, kayıtsız ve benzeri olumsuzluklara sevk ederek, ahlaki çöküntü bataklığına çekiyor.

Yani her ikisi de, ahlaki çöküntüye sebep oluyor, ahlaki çöküntü ise, insanlıkta çıkmak demektir, çünkü insanı hayvandan ayıran, ana olgulardan biriside ahlak tır.

Kişinin sermayesi sadece emeği/alın teri/çabası kadardır, “Büyük sermaye” ancak ve sadece kamunun olabilir, bazı kişilere büyük sermayeyi, Allah vermez, kendi aklı ve kalbi ile de kazanamaz, kazanmamın tek yolu, dalavere sistemini kurmakla olabilir, Kapitalizm de zaten dalavere üzerine kurulmuş değilimdir?

SEYAHATİN SONU / MUTLU ZİHNİYET

Daima çit çevirme peşinde olmak, mülkiyet yığmaya çalışmak, insanı köleleştirir ve düşünce olarak kör eder ve başkalarının eline düşürür, dar bir alana hapseder, Ayrıca adalet gibi, barış gibi, insanlığın yüce ülkülerini yok saymak olur, mülkiyeti hak değil (Zira, “mülk Allah’ındır” Yani Allah herkes için yaratmıştır ve kamuya aittir.) emanet olarak düşünmek, zamanı geldiğinde iade etmek, insanın ruhunu özgür kılar ve insan mutluluğu yakalar. Doymak nedir bilmeyen kişilik, önce kendisini, sonra aileleri ve en sonunda toplumu felakete sürükler.

İnsanlığın/toplumun özgür olması için, ruhların özgür olması gerekir, 1400 yıllarında Azerbaycan coğrafyasında yaşayan, İmaduddin Nesim “Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam” derken bunları anlatmak istemiştir. Özgürlüğün olmadığı yerde mutluluk da olmaz.

İnsanın yaratılışına uygun yeni bir medeniyet ancak, erdemle, mertlikle, birliktelikle, mücadele ile, bölüşerek, adaletle, akılla,aşkla,özgür düşünce ile, felsefe ile, bilimle, sözle/güvenle ve sevgi ile kurulabilir. Şimdi! İnsanlık bu evrensel değerlerini seslendirecek, dalga, dalga tüm insanlığa yayacak ve insanlık vicdanını harekete geçirecek kahramanların zuhuruna ihtiyaç duymaktadır… Sizce de öyle değil mi? Yeni bir seyahatname yazısında buluşmak üzere, sağlıklı, mutlu ve muhabbetle kalın. Rıza Çubuk.

Yazar

Gezdikçe; Dünyası büyüyor,hedefleri çoğalıyor, ön yargıları azalıyor, gönül zenginliği artıyor, ibret alıyor … Gezdikçe; Kendini keşfediyor, keşfettikçe başka eksiklerini görüyor, eksikleri farklı şeylerle tamamlıyor, tamamlarken öğreniyor, öğrenirken öğretiyor, öğretirken daha iyi anlıyor, daha iyi anladıkça daha çok öğrenmek istiyor, daha çok öğrenmek istedikçe gezme arzusu daha da artıyor… Geziyorum, tecrübe ediyorum ve bunları fotoğraflarımın yanında yazılarımla paylaşıyorum. Bu paylaşımın özünde, hayatımızı, çevremizi ve diğer tüm hayatları elimden geldiğince sosyal tarihin sayfalarına aktarmaya çalışıyorum… Aslında, geçici göç olarak tarif edebileceğimiz seyahat etmeyi, İnsan hayatının başlangıcı ile sonu arasında devamlı bir biçimde var olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, göç insanın kaderidir, demek yanlış olmayacaktır sanıyorum…