MALATYA SEYAHATİ

MALATYA SEYAHATİ

MALATYA’NIN NEYİ ÜNLÜDÜR

Malatya şehrinin ilçeleri’de dahil birçok yerini defalarca gezdim, dolayısıyla büyük bir bölümünü ayrıntılı olarak bilirim… Malatya şehrinde yaşadıklarım ile gözlemlerim ve tanıdıklarımın anlattıkları sonunda edindiğim bilgilerle, bu şehri sizlere anlatmaya ve tanıtmaya çalışacağım…

Şehirde İnönü Üniversitesi bulunmaktadır. 2014 yılından itibaren büyükşehir belediyesi olarak yapılanmıştır.

Özel eğitim kurumları ve turizm yatırımları son dönemlerde oldukça artmış durumdadır.

Şehirde öteden beri havaalanı bulunmakta ve her gün birden çok şehre uçuşlar yapılmaktadır.

Sağlık sektörü konusunda ileri seviyelere ulaşmıştır. Akçadağ ilçesinde bulunan Sultan suyu harasında ünlü “Arap” yarış atları yetiştirilmektedir.

Şehirde yetiştirilen “Kayısı” her ne kadar öne çıkmışsa da, aslında Malatya’nın öncelikle ünlü insanları bulunmaktadır…

Hayatın birçok alanında, üne kavuşmuş insanlarına rağmen, iç dinamiklerden ziyade dış dinamiklerle mümkün mertebe ilerlemeye çalıştığı görülmektedir…

Şehrin ekonomisi içinde tekstil fabrikaları bulunmaktadır. Şehir merkezinde yer alan sanayi sitelerindeki küçük işletmeler oldukça etkili durumdalar. İlçelerin dağlık kesimlerinde geniş yaylaklar bulunmaktadır ve buralarda küçük ve büyük baş hayvancılığı yapılmaktadır.

YA TÜNELDEN YA KÖPRÜDEN GEÇİLİR

Şehrin Güneydoğusu hariç, geri kalan her yanı yüksek ve sarp dağlarla çevrilidir ve sert bir kara iklimi vardır.

Genel coğrafi yapısı, Elazığ tarafı açık bir çanak şeklindedir.  Ortadoğu coğrafyasını yukarıda gören bir konumu vardır. Zaten bu sebepten dolayı, burada ABD’nin büyük bir gözetleme hava üssü kurulu bulunmaktadır.

Kuzeyinde kalan “Karahan gediği”, Ortadoğu coğrafyasının önemli bir bölümünü yukarıda gören bir zirveye sahiptir.

Güneydoğusunda yer alan Elâzığ şehri ile arasında Fırat nehri yer almaktadır, dolayısıyla Elâzığ yönünde gelenler, Fırat nehri üzerine kurulmuş “Kömür han” köprüsünde geçerler, Kuzey yönünde gelenler “Karahan tünelinde” geçerler, Batı yönünde gelenler “Erkenek tünelinde” geçerler, Doğu yönünde gelenler ise “Çebiş tünelinde” geçerler.

Velhasıl, ara yollar hariç, ana yollarda şehre gelen taşıtlar, ya tünelden geçerler, ya da köprüden geçerler. Ana kara yollarının tamamı bölünmüş yollardır.

MALATYA’DA TURİZM

Malatya’da turizm kısaca şöyle sıralanabilir: Şehir merkezinde Nemrut dağına düzenli ulaşım sağlanmaktadır, Merkez ilçe olan Battalgazi’de Selçuklu ve Osmanlı eserleri bulunmaktadır. Arkeoloji müzesi, Aslantepe höyüğü, Levent Vadisi, Darende ilçesi içinde geçen Tohma çayı çevresindeki turistik yerler ve Doğanşehir’de bulunan Takas ile Sürgü gibi dinlenme yerleri bulunmaktadır.

Şehir merkezini gezip alışveriş edecek yerler oldukça çoktur. Şehrin merkezindeki önemli yerlerin tamamını yürüyerek gezebilirsiniz. Şire pazarı, Bakırcılar çarşısı, Müze ve Kapalı çarşı biri birine yakın mesafedeler. Battalgazi’ye Minibüsle ve belediye otobüsleri ile kolayca ve kısa sürede ulaşabilirsiniz.

MALATYA’DA MUTFAK

Şehrin mutfağında kendisine özgü sadece üç çeşit yemek bulunmaktadır. Bunlar sırasıyla, Kâğıt kebabı, bulgura dayalı köfte çeşitleri ve Kömbe’dir. Şehirde yapılan, İçli köfte, kaburga dolması, tava, bilik, pipirim cacığı, yapraklı köfte, kiraz yaprağı köftesi, saç kavurması, gibi yemekler, Doğu ve Güneydoğu bölgesinin diğer illerinde de yapılan genel yemeklerdir.

Malatya yemekler lezzetli ve kıvamında yapılır, yediğiniz yemeği tekrar yemek istersiniz, Sunum ise oldukça başarılı sayılır. Ancak kendisine özgü sayılan yemeklerin markalaşması hususunda bir çabası yoktur.

Yerel ve bölgesel millilik pek gelişmemiştir. Mesela ilgili birçok kişinin bilip söylediği gibi; Akçadağ usulü “Saç Kömbesi” çok özeldir, çok lezzetlidir ve ilçe dışında hiçbir yerde yapılmamaktadır… Ancak, Akçadağ Belediyesinin bu konuda tescil belgesi almayı aklına bile getirdiğini sanmıyorum… Galiba “Yahu bu bir kömbe işte..! zaten her yerde yapılıyor, diye düşünüyorlar…? Halbuki, Akçadağ usulü “Saç kömbesi” “Hamurun mayalanma şekli ile içinde yer alan kuru et/kavurma ve pişirme şekli özel” sadece Akçadağ’da yapılıyor. Belediye bunun farkında mıdır! bilmiyorum…

Doğu illerinin birçok bölgesinde olduğu gibi, burada da yönetimde olmak için kamuya yapılan hizmetler birinci sırada değildir. Birinci sırada olanlar; “Bizim mahalleden olmak”, “Forta (yöresel bir deyiştir, hava atmak anlamında kullanılır.) atamak”, “Fors göstermek” ve “Öfkeli sert konuşmalar yapmak” dır… Hele birde kravat  takmışsa değme keyfine… O yöneticinin önüne kimse geçemez…        Hal böyle olunca, bir belediye yönetiminin böyle bir şeye kafa yormasına da gerek kalmıyor galiba…

Yemek nereden yenir, diye düşünürseniz, merkezin ana caddelerinde her yerde yiyebilirsiniz…

HALAY BAŞI KAÇ KİŞİ

Birkaç Malatya düğününe katılmıştım. Düğünlerde halay çekenler, halaya yarım çember halinde başlıyorlar, kısa bir süre sonra, halay çekenler ya bölünüyorlar ya da halaya yeni kalkanlar ayrı bir grup oluşturuyorlar, Halayın sonuna doğru dört, hatta beş, çember oluyorlar.

Yani bir halayda” elinde mendil sallayan” dört, beş “halay başı” ve onu takip eden insanlar döne, döne oynuyorlar…

Aynı anda halay çeken bu gruplar, halayın ritmini mecalleri bitinceye kadar, sürekli yükseltiyorlar. Bir yarışın olduğunu açık olarak görebiliyorsunuz…

Aynı halayı çekerken, kendi içinde bölünen ve yarışılan, bu halay şekli, dikkatimi çekmişti, ancak bir anlam verememiştim. Daha sonra, yörede birçok insan ile konuştuklarımı, yaşadıklarımı ve gözlemlerimi analiz ettiğimde, insanların genel anlamda öne çıkma, kendisini gösterme heveslerinin, çok ileri derecelerde olduğunu ve bir halayda dahi kendisini gösterdiğini gördüm…

Ancak, neden acaba? sorusunun cevabını kendimce bulmak için, yörenin kültürüne yakında baktım.

Şehirde yakılmış ve söylenen türkülere bakılınca, yerleşik ve köklü bir kültürün olduğu açık seçik olarak anlaşılmaktadır. Buna rağmen, çok parçalı sayılacak bir kültür ve kendine has dar alan yerel yaşam var olmuş, halende devam etmektedir.

Diğer birçok şehirde, az ya da çok rastladığım, çekişmeli ve parçalı kültürel yapı, Malatya’da biraz daha keskin olarak görünüyor.

Malatya’da yerel millilik, birlik, sosyal yaşamda tek vücut olmak ve yerel muhafazakarlık, tarihi olarak yetersiz kalmış…

Tarihin derinliklerinde gelen, çekişmeli kültürel yapı, zamanla keskinleşerek, sert insan karakterinin meydana çıkmasına sebep olmuş. Sert tutum kazanmış insanların barışması, ya da tuttuğu yoldan dönmesi, diğer insanlara göre daha zor olduğundan, olacak; insanlarda yumuşama ve toplumda kaynaşma olgusu, sertliğin ve çekişmenin önüne bir türlü geçememiş…

Görüştüğüm yörenin farklı kesimlerinde yer alan birçok insanı, yörenin genel kültürünü izah ederken, mealen şunları anlattılar; bizde her konuya: İdeolojik pencereden, mezhepçi bir duruşla ve bir kabilecilik gözü ile bakılır, görülür ve değer verilir… Bizde “sivil toplum kuruluşları” yok denecek kadar azdır. Var olanların da toplum içindeki etkisi sıfır seviyesindedir… Bizde en etkili “Sivil toplum kuruluşları” Kahvehanelerdir. (…)

Mesela, şehrin en önemli gelir kaynağı sayılan, “Kayısının” tek elden pazarlamasını sağlayacak, tanıtımını yapacak ve ihracatını hızlandıracak bir “Üretici Birliği” dahi yoktur. Yani herkesin gelir elde edeceği bir ekonomik kurum dahi, çekişmeler yüzünde yok edilmiştir.

Pekâlâ! hal böyleyse, bu kırık kültürel tutum hangi zeminde ortaya çıkmış.?

ADALETSİZ YÖNETİM

Şehirde genel ya da yerel olarak bir “merkez” “çevre” oluşumu ve çekişmesi süre gelmiştir. Devletin tayin ettiği yöneticilerin ve yerel yöneticilerin büyük bir kısmı, şehirdeki söz sahibi çıkarcı zalim grupların etkisi ile toplumun bazı kesimlerine kapıyı sonuna kadar açmışlar, diğer diye adlandırdıkları kesimlere ise, kapıyı sıkı bir şekilde kapalı tutmuşlar…Bu taraflı, tek yanlı ve adaletsiz tutum, alttan alta, toplumu ister istemez, ayrıştırıp çekişmeli bir zemine çekmiş…

Yöneticilerin büyük çoğunluğu, yüz yıllarla ölçülecek tarih boyunca, bazı kesimleri kapıdan kovmuşlar. İşte bu kapıdan kovulanlar “çevreyi” oluşturmuş, önünde kapıların sonuna kadar açılan insanlar ise “merkezi” oluşturmuş…

Dahası, yanlı ve yanlış yöneticiler ile etkisinde kaldıkları çıkarcı zalim grupların neden olduğu bu “merkez” ve “çevre” oluşumu, zaman zaman çekişme noktasını aşarak çatışma olumsuzluğuna sebep olmuş.

“Merkezde” yer alanlar siyasetin sağında yerleşmiş, “çevrede” yer alanlar ise siyasetin soluna yerleşmişler. Böylece toplumsal ve sosyal çekişme alanı daha da genişlemiştir… Siyasetin sağında yer alanlar, emek, hak, işçi, devrim, yoldaş, halk ve demokrasi gibi kelimelere sırt çevirmişler ve bu konulara yabancı kalmışlar…  Siyasetin solunda yer alanlar ise, vatan, millet, bayrak, mukaddes, cet, ırk ve kavim gibi kelimelere sırt çevirmişler ve bu konulara yabancı kalmışlar…

Bu uzak durma ve sırt çevirme, hem bireyleri tek pencereden bakma bahtsızlığına mahkum etmiş, hem de toplumda hiç olmadık yere farklı kesimler oluşmuştur. Bu kesimler, birbirlerine yabancı kalmışlar. Bu yabancılaşma ve yabancı durma, şehrin gelişmesinin lokomotifi olacak iç dinamikleri ya zayıf bırakmış ya da tümden engellemiştir…

Sonuç olarak, küçük toplum kesimleri, dar alanlarda kendi hayat tecrübesi ile bir dar alan koruması kültürü geliştirmiştir. Toplumun, tarihsel olarak edindiği bu kültür öylesine yerleşmiş ki, artık kendi çıkarına olsa dahi, bir başkasının önerisini asla kabul etmeyen, noktalara gelmiştir. Kısacası “çok taraflı” ve “çok başlı” olma gerçekliği ortaya çıkarmıştır…

Yörede şu halk deyimi, oldukça sık kullanılır hale gelmiş. “Bir baş ol da…! istersen soğan başı ol”

İşte bu “çok başlı” gerçekliği, bir düğünde çekilen halayda dahi, herkesin bir baş olma güdüsü ile ortaya çıkmaktadır…

Adalet, İnsanoğlunun yaratılmış vicdanında fışkıran temel direk bir değerdir. Zira; 14.Y.Y. yaşamış Arap bilgin, İbn Kayyim El-Cevziyye, Adaletin nasıl bir kadim değer olduğunu şu sözlerle ifade etmiştir; “Yer ve gök nasıl ‘ilahi adalet’ ile ayakta duruyorsa,” “insan, toplum ve devlet de aynı şekilde ‘insani adalet’ ile ayakta durur”

Hal böyle iken; halen toplumun geneli, bu “kırık kültürel yapının” sebebini; Siyasetle, Mezhepçilikle ya da Irkçılıkla, açıklamaya çalışıyor… Halbuki, Siyaset ve Mezhep birer sonuçtur. Irk ise, tarihi coğrafyanın içinde oluşan hislerin toplamında kazanılan aidiyettir. Diğer bir deyişle, yaradılış coğrafyası ve hislerinin sosyolojik bir kimlik kazanmasıdır… Dolayısıyla bu kırık kültürün sebebi; Siyaset, mezhep ve ırki durum değildir.

“Bu kırık kültürün esas nedeni; Ekonomik, sosyal ve siyasal menfaatler uğruna “İnsan yerine konulmamaktır…” Diğer bir deyişle, Ekonomik ve siyasi menfaatler uğruna, Vicdani değerlerin yerle bir edilmesidir…

YÖRESEL MANKURTLAŞMA

Adaletin bu kadar önemli olmasına rağmen, Yörede yüz yıllarla ölçülen adaletsiz tutum, günün sonunda, yöre insanın yöreye bağlılığını yok etmiş, zemin kaymış ve tam bir yöresel Man kurtlaşma meydana gelmiştir.

Yakın bir geçmişte, şehirde konakladığım lüks bir otelin lobisinde gördüğüm, yerel bir yayın olan “Ortak Değer” adlı derginin sayfalarını ayrıntılı olarak okuyup, inceledim.

Gördüm ki,

Yine bir adam, bir yere bir baş olmak için, bir dernek kurmuş ve yine aynı çevrenin insanlarına yer vermiş, kendisini öne çıkarmış, içlerinde farklı olan tek bir kişi vardı; O da;  Prof. Dr. Mesut Parlak’tı. Derginin içeriği, isminin mesajına asla uymuyordu. Ne demeli bilemedim…  Galiba “Bir baş ol da..! istersen soğan başı ol” kazanılmış anlayışı, önemini halen devam ettiriyordu…

Geçmişte olan olmuş… Artık, geleceğe bakmak gerekir… diye düşünüyorum ve “Mutlu toplumsal gelecek için” geçmişte “ayrı ocaklarda” yakılmış ateşlerin külleri bir ocaktan toplanarak, üzerinde yeni bir ateş yakmak ve bu küllerin bağdaşmasına yardımcı olmak; Öncelikle yöneticiler olmak üzere, şehirde herkesin görevi olsa gerek…

Şehrin iç dinamiklerle ilerlemesi için, Mankurtlaşmışlıktan kurtulmak gerekir, Bu Mankurtlaşmışlıktan kurtulmak içinse, Cemaat ve Cemiyet mağaralarından çıkmak gerekir…! İdeolojik mahalle duvarlarını yıkmak gerekir…! Ve kabilecilik putlarını yerle bir etmek gerekir…!

Toplumsal ve kültürel ayrışma, sadece zalimlerin işine gelir, Mazlumlara fayda sağlamaz,

Doğal olmayan, çok başlı olmak her zaman “YIKICILIK-tır ”

“Kırık kültür” ise, can sıkıntısı, sinirlilik, çekişme, çatışma ve toplumsal huzursuzluk doğurur.

Huzursuzluk yaşanan bir yöreye, kimse yatırım yapmaz ve huzursuzluk yapan insanları, kime çalıştırmak istemez. Günümüzde huzursuz insanlarla komşuluk bile açıkta reddediliyor artık…

Acilen oturup yeniden düşünmek gerekiyor, İnsanın vicdanından kopup gelen “Adaleti” yöneticilerin ve ahalinin ortak iradesini kapsayan bir şemsiye olarak açmaya ceht etmek ve mankurtluktan kurtulmak gerekiyor galiba… Zalimin ekmeğini yiyip, kılıcını sallamaktan artık hep birlikte vazgeçmek gerekiyor. Allah’tan her şeyin hayırlısını diliyorum.

KÜRESEL HAKİMLERİN HEDEFİ

Bu minvalden hareketle, Küresel efendilere de yem olmamak gerekiyor…!

Şöyle ki;

Küresel efendiler, bu yeni yüz yılda, Dünyayı yeniden formatlamak istemektedirler. Daha geniş bir anlatımla, Dünya üzerindeki toplulukları, önce en küçük parçalara ayırmak, en dar sınırlara hapsetmek ve onları ezip büzüp yeniden yoğurup istediklerini yaptıracak kıvama getirdikten sonra, Dünya kıt’alarının sınırlarını emellerine uygun olacak şekilde yeniden çizdikten sonra, meydana getirdikleri parçaları yeniden bütünleştirmek ve bu yeni kıta sınırları içinde sömürmek ve yönetmek istemektedirler…

O halde, küresel lortlara yem olmamak için, genel olarak ayrımcılığa değil birliğe ihtiyacımız var. O halde ayrımcılığa sebep olan tüm yönetici ve davranışları reddetmeliyiz. Ayırımcılığı teşvik eden çıkarcı zalimleri iyi tanımalıyız ve onlara paye vermemeliyiz. Bu ayrıştırıcılar en yakınımız olsa dahi reddetmeliyiz. Aksi halde bireyler haline geliriz ve küresel zalimlerin avucuna sıkışıp yok oluruz. Ayrımcılar hangi argümanı kullanırsa kullansınlar, biricik hedeflerinin menfaat olduğunu unutmamak gerekir….

Şu anda, Dünya üzerinde, küresel hakimlerin emellerine uygun olarak devam eden savaşların ve kaosun hedefinde zaten; vatan, millet, ümmet, bayrak, mukaddes, cet, ırk, kavim, emek, hak, işçi, devrim, yoldaş, halk ve demokrasi gibi kelimelerde sembolleşmiş ve somutlaşmış birliktelikler vardır…! Dünyanın efendileri toplumların tarih içinde yarattığı tüm birlik kavramlarını dağıtarak paramparça etmek istiyor. Çünkü bu birliktelikleri, kendisine ve sınırlarını yeniden çizerek formatlamak istediği sömürge kıtaları hedeflerine yönlenmiş birer tehdit olarak görmektedir.

Günümüzde devam eden, bu zalimin zulmünde kurtulmak için, toplu halde çarpan ve birlikte duyup hissettiğimiz bir sineye sahip olmak gerekiyor. Bunun için ön şart olan adalet şemsiyesinin açılması gerekiyor. Adalet şemsiyesinin açılması için, özellikle kamuya hizmet götüren yöneticiler merhametsiz, acımasız ve inatçı olmamalıdır.

Bizler, Kur’an-ı Kerim’in, Yunus suresinin 25. Ayetinde insanlığı çağırdığı adalet yurduna doğru yönelirsek! insanlar Man kurtlaşmaktan kurtulacaktır. Birlik, beraberlik sağlanmış olacak, iç ve dış zalimin zulmüne karşı tek vücut olacaktır. Huzur, esenlik ve güvenlik sağlanmış olacaktır… Yeni bir seyahat yazısında buluşmak üzere sağlıklı, sevgi ve muhabbetle kalın. Rıza Çubuk.

Yazar

Gezdikçe; Dünyası büyüyor,hedefleri çoğalıyor, ön yargıları azalıyor, gönül zenginliği artıyor, ibret alıyor … Gezdikçe; Kendini keşfediyor, keşfettikçe başka eksiklerini görüyor, eksikleri farklı şeylerle tamamlıyor, tamamlarken öğreniyor, öğrenirken öğretiyor, öğretirken daha iyi anlıyor, daha iyi anladıkça daha çok öğrenmek istiyor, daha çok öğrenmek istedikçe gezme arzusu daha da artıyor… Geziyorum, tecrübe ediyorum ve bunları fotoğraflarımın yanında yazılarımla paylaşıyorum. Bu paylaşımın özünde, hayatımızı, çevremizi ve diğer tüm hayatları elimden geldiğince sosyal tarihin sayfalarına aktarmaya çalışıyorum… Aslında, geçici göç olarak tarif edebileceğimiz seyahat, İnsan hayatının başlangıcı ile sonu arasında devamlı bir biçimde var olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, göç insanın kaderidir, demek yanlış olmayacaktır sanıyorum…