MALATYA HİKAYELERİ-3

MALATYA HİKAYELERİ-3

SAĞ GÖSTERDİ SOLA DÖN DEDİ

2010 Ekim ayının ilk günlerinde, seyahat ederken yolum Malatya Hekimhan’dan geçiyordu, Hekimhan ilçesine ilk defa gelmiştim. ilçe merkezini gezmeyi, dinlenmeyi ve zaman geçirmeyi planlamıştım.

İlçeyi çepe çevre turladım ve Hekimhan isimli tarihi hanı görüp gezmek için adres sordum.

Adres sorduğum abi, adresi eli ile yön göstererek tarif etti, eli ile sağ taraftaki sokağı gösterip şöyle dedi;

“Abi aha şurada sola dön, doğru git ve ileride yeniden sorarsın…”

Eli gösterdiği sağa döndüm bir iki, üç sokak geçtikten sonra yeniden hanın yerini sordum. Adres sorduğum O adam bir önceki ile sözleşmiş gibi!

Şöyle dedi;

Eli ile sağı gösterip, “sola dön abi, sola dön, hemen orada dedi” Öyle deyince, Abi burada herkes solcu galiba dedim.

Nasıl anladın? dedi,

Abi senden önce, adres sorduğum arkadaşta eli ile sağı gösterdi, sola döneceksin dedi de, deyince;

Adam gülerek,

Burada çoğunluk öyledir dedi…

  “ULA VAKKAS” SEN ÇOK KALIN GİYMİŞSİN

Malatya Akçadağ ilçesinde, keklik avcılığı, yörede yaşayan hemen herkesin bir tutkusu halindedir.

Avcılığın olduğu yerde, her zaman mizah da ola gelmiştir. Ayrıca yöre insanlarının çoğunun kendisine göre bir mizahçı yanı vardır. Yani mizah günlük yaşamın içinde, önemli bir yer tutar. İşte buna bir örnek olarak, keklik avcısı PANO dayının her cümlesi mizahla doludur.

Bu bölgede, 1960 ile 2000 yılları arasında, keklik avcılığı yapan dört ayrılmaz arkadaşın adı ise tesadüfen kafiyeli bir dörtlük oluşturmuştur.

Bu dört kişilik avcının kafiyeli adı, halen adeta efsane olarak söylenmeye devam etmektedir.

Bölgede avcılıktan söz açılınca, bu dört efsanevi avcı şöyle anılır;

“Siz avcı mısınız yaaa! Avcı deyince;

Hüseyin obasında “Pano”

Yukarı Beksembere’de “Cano”

Muhtarlarda, Alo”

Ören’de “Kalo””

Bu isimler gerçektir.

Bölgede keklik avı, şöyle yapılıyor;

Avcılar, dağların zirvelerine, yığma taşla yuvarlak bir saklanma yeri yaparlar buna “Evsin” derler.

Bu evsinin, en görünür ve kontrol edilebilir kalak noktasına, kafes içinde kendi getirdiği, ötücü kekliğini konumlandırır ve kendisi evsin ’in içine saklanır.

Kafes içindeki ötücü keklik, dağa taşa öterek, çevredeki keklikleri davet eder.

Bu ötücü kekliğin, ısrarcı davetine dayanamayan, yabani keklikler, buraya gelerek ötüşmeye ve kafes içindeki keklikle dalaşmaya başlarlar.

Bu esnada evsin ’de saklanmış bekleyen avcı “Kırma” denen ve saçma atan, tüfeğini ateşleyerek yabani keklikleri avlar…

İşte bu efsanevi avcılardan “Pano dayı” çok hazır cevaplı ve her kelimesi mizah doludur.

Bir gün “Söğütlü kuyu” denen yaylada, pano dayı ile karşılaşan yeni avcı,

“Vakkas amca” Pano dayıya şöyle bir soru sorar…

“Ya Pano dayı, ben evsin’de bekliyorum ama, keklikler gelmiyor neden?”

Pano dayının, cevabı şöyledir;

“Ula Vakkas, sen çok kalın giymişsin, tabii keklikler gelmez” der…

DUURRR! KARA TREN DUR!

Mustafa, Malatya hikâyelerini anlatmaya şöyle başlardı;

Bizim köy, Doğanşehir ilçesine bağlı, KARATERZİ Köyüne çok yakındır. KARATERZİ Köyü hikâyeleri O yörede çok ünlüdür. Bakın, size bizzat yaşanmış bir Karaterzi hikâyesi daha anlayım;

196o’ların sonlarında bir bahar gününde, Karaterzi köyü muhtarı BAKO VAHAP, birkaç köylü ile birlikte, eşekle Doğanşehir’e giderken, bir bakmışlar tren geliyor,

Köylüler muhtara,

Muhtar bak! tren geliyor, sen muhtarsın işaret ette bizi de alsın derler…

Muhtar hemen yeleğinin cebindeki mührü çıkarıp havaya kaldırarak şöyle bağırır.

“Duuurrr kara tren dur, ben Karaterzinin muhtarıyım inanmazsan MÜHRÜME BAK” demiş

Köylüler ve BAKO VAHAP, muhtarın Devlet adamı olduğunu ve trenin onu tanıyacağını ve duracağının mı? düşünmüşler bilinmez… Ancak Trenin durmadığı kesin… İşte Karaterzi buna benzer çok sayıda hikayesi ile ün salmış bir köy…

SEN İZMARİTİ GÖTÜRÜP SUYA ATASIN

Akçadağ ilçesi, Ören kasabasında olan, Arif Şakar, yaşadığı bir hikâyeyi şöyle anlatmıştı;

Bizim memlekette, 1970 yıllarında, biz gençler sigaramızı köylerin sota yerlerinde, büyüklerinde gizli olarak içerdik.

O yıllarda biz ortaokula devam ederken, bir bahar günü akşamı, Şekerobası köyü yolu üzerindeki bir bahçe içinde, beş arkadaş hem sohbet ediyor hem de sigara içiyorduk.

O dönemlerde çakmak yaygın değildi, sigaramızı genelde kibritle yakardık. Öyle, herkeste ateş bulunmazdı, sigaramızı daha çok biri birimizden yakardık. O gün ise ateşimiz bitti ama sohbetimiz devam ediyordu.

Ne yapalım diye düşünürken, birden baktık yolda bizim köylü Hüseyin amca, Ata binmiş sigarasını içerek köye gidiyor.

Arkadaşın birisi;

Gelin Hüseyin amcanın arkasında gidelim, o sigarasının izmaritini yere attığı zaman biz alıp sigaramızı yakalım dedi.

Arkadaşın fikri aklımıza yatmıştı, ben ve bir arkadaş daha, Hüseyin amcayı fark ettirmeden takip etmeye başladık. Yaklaşık beş yüz metre sonra yol tepeden aşağıya doğru iniyordu. Bizde arkadan gözükmeden takip ediyorduk.

Aşağı doğru inen yol, altında çay akan bir köprüden geçiyordu, Hüseyin amca tam köprünün üzerinde geçerken sigarasının izmaritini, su akan çayın içine atmaz mı!!!

Arkadaş eyvah Hüseyin amca sen ne yaptın deyiverdi, ben şok olmuştum.

Gidip diğer arkadaşlara anlatınca gülmekten kırılmıştık.

Bu kadar takipten sonra yine ateşsiz kalmıştık.

Yazar

Gezdikçe; Dünyası büyüyor,hedefleri çoğalıyor, ön yargıları azalıyor, gönül zenginliği artıyor, ibret alıyor … Gezdikçe; Kendini keşfediyor, keşfettikçe başka eksiklerini görüyor, eksikleri farklı şeylerle tamamlıyor, tamamlarken öğreniyor, öğrenirken öğretiyor, öğretirken daha iyi anlıyor, daha iyi anladıkça daha çok öğrenmek istiyor, daha çok öğrenmek istedikçe gezme arzusu daha da artıyor… Geziyorum, tecrübe ediyorum ve bunları fotoğraflarımın yanında yazılarımla paylaşıyorum. Bu paylaşımın özünde, hayatımızı, çevremizi ve diğer tüm hayatları elimden geldiğince sosyal tarihin sayfalarına aktarmaya çalışıyorum… Aslında, geçici göç olarak tarif edebileceğimiz seyahat, İnsan hayatının başlangıcı ile sonu arasında devamlı bir biçimde var olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, göç insanın kaderidir, demek yanlış olmayacaktır sanıyorum…