İSTANBUL SEYAHATİ-2

İSTANBUL SEYAHATİ-2

KAPUT

Şirket çalışanları, Tepebaşında bulunan, “Haliç Grand otelinin” terasında topluca yemeğe katılmıştı.

Arada iki saat geçtikten sonra, İbrahim rahatsızlandı.

Durumu kötüleşince ambulans çağırdılar ve İbrahim’i lobiye indirdiler, ayakta duramıyordu,

Biraz sonra dışarıya çıkardılar.

Ambulansı beklerken, otelin önünde park halinde ki, bir Mercedes marka bir arabanın kaputunun üzerine uzattılar,

Kaputun sadece yarısını kapatmıştı.

Hemen otelin bir görevlisi geldi,

Pardon siz ne yapıyorsunuz böyle, arabanın kaputu çöker, O adamı oradan kaldırın yere uzatın dedi.

Arkadaşlardan birisi; Abi, adam çok kötü durumda, senin derdine bak!

O beni ilgilendirmez! O sizin sorununuz deyiverince…

Arkadaşlardan birisi, kardeşim kaput çökerse öderiz… Ayıptır yahu…

O arada ambulans geldi ve böylece, “arabanın kaputu çökmekten kurtuldu…” Neyse!

DOÇENTİN VİCDANINA BAK!

Tarık iş hayatında çeşitli sektörlerde ve çok sayıda şirkette görev yapmıştı

Bunlardan biriside 1995 yılında İstanbul Nişantaşı’da bulunan bir kuruluş idi.

Ertuğrul muhasebe yetkilisi olarak görev yapıyordu, Tarık şirketin genel danışmanı ve aradan bir gidip genel kontrol ve denetim yapıyordu,

Bu kuruluşun sahibi bir gün Tarık, İktisat Fakültesinde bir doçent arkadaşım var seninle görüşmek istiyor dedi ve birkaç gün sonra bir toplantı düzenlendi.

Toplantı sabah başladı, katılanlar, Şirket sahipleri, Doçent Osman, Ertuğrul ve Tarık.

Şirket sahiplerinden birisi; ben ve ortağım çokça yurtdışı seyahati yapıyoruz bu faturaları bizi davet eden şirketler ödüyor biz konferanslar veriyoruz.

Ancak seyahat faturalarının çoğu bizim adımıza kesiliyor, bu faturaları biz gidere yazıp vergiden düşelim diyorum, Ertuğrul bu yasal değil diyor. Bende bunu Osman kardeşim İktisat fakültesinde doçent birde ona soralım ve karara bağlayalım diye bu toplantıyı tertip ettik dedi.

Doçent Osman; Bunun tartışılacak bir yanı yok ki, millet neleri gidere yazıyor, Maliye bunun ödemesini kimin yaptığını nerede bilecek zaten dedi…

Tarık; Ertuğrul doğru söylemiş, bedelini başkasının ödediği bir faturayı biz gidere yazarsak, vergi kaçırarak hem kanunsuz bir işlem yapmış oluruz hem de vicdani haksızlık yapmış oluruz dedi.

Doçent Osman; Siz hangi kanunda bahis ediyorsunuz el neleri gidere yazıyor kim kanuna bakıyor ki zaten… Ayrıca vicdani haksızlığı düşünmek size mi kaldı deyince ortam aniden gerildi…

Tarık; ben özel sektörde çalışıyorum ve böyle düşünüyorum, siz üstüne üstlük devletin Üniversitesinde çalışan bir doçent olarak böyle düşünmeniz ülke için ağır bir kayıp ve zaaftır dedi.

Doçent Osman; Çok hiddetlendi ve yahu sen adeta ekim devriminin komünist bir komiseri gibi davranıyorsun, doğruluk sana mı kaldı be adam deyiverdi.

Şirket ortağı araya girdi ve bu toplantıyı burada bitirelim diyerek toplantıyı sonlandırdı…

TİTREYEN YOKSULLUK

2002 yılı Eylül ayında, Ahmet evlenecekti,

Ahmet Kasımpaşa semtinde yokluk içinde doğmuş ve büyümüştü,

Tarık’a abi senin araban var, bana gelin arabası olur musun dedi,

Tarık düğün günü çok acil işim çıkmazsa olur dedi,

Gün gelip çatmıştı ve cumartesi günü öğleden sonra Beyoğlu evlendirme dairesinde nikah yapıldı.

Tarık, nikahtan sonra Gelin, Damat ve Damadın teyzesini, Bakırköy sahilinde bulunan Gelik Et Lokantasına götürdü,

Gelik Et Lokantası oldukça büyük ve oldukça lüks ayrıca pahalı bir yerdi. Hesabı her halükârda Tarık ödeyecekti.

Yemek siparişi olarak herkes ızgara sipariş etti. Damat oldukça çok yemek sipariş etti. Ancak yemekleri bitiremeyince masayı toplamaya gelen garsona sen bunları bana paket yap deyince Tarık gelinin yanaklarının titrediğini fark etti… Bu arada damadın teyzesi damatla göz göz geldi ve dönüp garsona gerek yok oğlum dedi.

Tarık gelinin yüzündeki titremeyi bir daha görmemek için önüne baktı ve hesabı ödedikten sonra onları Eyüp sultana götürdü, zaten gün akşam olmuştu.

Tarık onları selametle yeni evlerine teslim ettikten sonra gözünün önünde gitmeyen bu tanıdık ve ilk çit’çi Kabil’in ve sonraki çit’çi Kabil’lerin eseri olan yoksulluğun titreyen yüzünü sorgulamaya devam etti…

NAHH! BÖYLE İKİ SOĞAN VARDI

2012 yılında Beşiktaş’ta Kemal’le sohbet eden Tarık, Tarsus’ta yaşadığı bir hikâyeyi şöyle anlattı,

Yıl 1977 Tarsus’un kuzeydoğusunda, Berdan barajı inşaatı devam etmektedir.

Barajın inşaatını “Hikmet Ataman” şirketi yapmaktadır.

Hikmet Ataman şirketi geçmişte ülkenin çok değişik yerlerinde sulama kanalları ve barajlar yaptığı için her geçtiği memlekette birçok insanı beraberinde buraya getirmiştir, dolayısıyla Berdan barajında çalışanlar çok çeşitli şehirlerde gelmiş insanlardır.

Tarsus’u batıdan doğuya bölen bir sulama kanalı vardır bu kanalın geçtiği yere “Cetvel” denir. Berdan barajına yürüme mesafesindedir.

Berdan barajında çalışanlar her pazar günü Tarsus’a yürüyerek gider ve “Cetvel” semtinde kahvehanelerde oturup zaman geçirirler.

Yine bir pazar günü, Berdan barajında çalışan dört kişi ve Tarık Tarsus’a gezmeye giderler, önce sinemaya, sonra cetvelde kahvehanede zaman geçirirler.

Akşama doğru baraja gitmek üzere yola koyulurlar, sulama kanalının kenarındaki yoldan yürürken, bir kişi ayağı kayarak kanala düşer ve çırpınmaya başlar bir çok kişide onu kurtarmaya çalışır, Tarık ve arkadaşları olayı seyrederken önlerinde duran iki kişi den birisi diğerine

“Ulan abi adamın cebinde iki tane nahh böyle soğan vardı haah” der.

İnsan nefsinin eğitilmemesi ve terbiye edilmemesi halinde, nasıl sonuçlar vereceğine dair bir örnek adeta dile gelmiştir…

“İLAHİ MAHMUT” DEDİ VE GÜLDÜ

Erkan abi, en sonunda yahu, Mahmut sen bizim damdaki kiremitlerin kırık olduğunu nereden biliyorsun? dedi.

Mahmut ağzında bir şeyler geveledi, ama anlaşılır bir şey söyleyemedi…

Aradan birkaç hafta geçmişti ve Mahmut başka evlerin çatısında tamirat yaparken görüldü.

Erkan abi, bu çatı tamiri işinin pek normal olmadığını anlamıştı, ama önemsemediği için çoktan unutmuştu.

Mahmut, Kasımpaşa İplikçi ’de, Erkan abinin işyerinin bulunduğu sokakta oturuyordu,

Mahmut, sık sık Erkan abiye gelip sizin binanın şurası burası böyle, şöyle olmuş tamirat gerekli diyordu, özellikle yıl sonuna doğru en çokta çatıda kiremitler kırılmış değiştireyim mi abi diye soruyordu.

Erkan abi, (Erkan Eroğlu) hem çatı tamir olsun hem de Mahmut para kazansın diye, her defasında “Tamam” Mahmut sen ne gerekiyorsa yap, deyiveriyordu, Erkan abinin yaşam felsefesinde, yardım isteyeni çevirmek asla görülmemiştir.

2013 yılında Bir değil, iki değil, Mahmut neredeyse her iki günde bir çeşitli yerleri tamirata başlayınca;

Erkan abi, bir gün yahu Mahmut, sen bizim damdaki kiremitlerin kırık olduğunu nereden biliyorsun? dedi.

Mahmut ağzında bir şeyler geveledi, ama anlaşılır bir şey söyleyemedi…

Neyse; Mahmut tamiratlara devam ediyordu,

Bir gün, Mahmut’un elinde bir bezle işyerinin Tuvaletine girdiğini görüldü ve kısa süre sonra çıktı arkasında, bir şirket çalışanı tuvaleti kullanmaya gitti tuvaletin tıkanıp taştığını gördü, meğerse Mahmut, tamirat işi çıksın diye, klozeti elindeki bezle tıkamış suyu da açık bırakmıştı.

Yandaki diğer komşu duyunca;

Erkan abi, siz bilmiyor musunuz? bu Mahmut mahallede kendisine tamirat işi çıkarmak için kırmadık yer, yıkmadık bahçe duvarı bırakmadı! Dedi,

Erkan abi, çatıdaki kiremitlerin nasıl kırıldığını şimdi anlamıştı ve gülerek, sadece “İlahi Mahmut” deyiverdi…

  Not: Bu yazıya ilaveler yapılacak…

Yazar

Gezdikçe; Dünyası büyüyor,hedefleri çoğalıyor, ön yargıları azalıyor, gönül zenginliği artıyor, ibret alıyor … Gezdikçe; Kendini keşfediyor, keşfettikçe başka eksiklerini görüyor, eksikleri farklı şeylerle tamamlıyor, tamamlarken öğreniyor, öğrenirken öğretiyor, öğretirken daha iyi anlıyor, daha iyi anladıkça daha çok öğrenmek istiyor, daha çok öğrenmek istedikçe gezme arzusu daha da artıyor… Geziyorum, tecrübe ediyorum ve bunları fotoğraflarımın yanında yazılarımla paylaşıyorum. Bu paylaşımın özünde, hayatımızı, çevremizi ve diğer tüm hayatları elimden geldiğince sosyal tarihin sayfalarına aktarmaya çalışıyorum… Aslında, geçici göç olarak tarif edebileceğimiz seyahat etmeyi, İnsan hayatının başlangıcı ile sonu arasında devamlı bir biçimde var olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, göç insanın kaderidir, demek yanlış olmayacaktır sanıyorum…