İSTANBUL SEYAHATİ

İSTANBUL’A GİDEN YOL

1977 Yılı haziran ayının bir gününde, Tarık, İzmir otogarında İstanbul’a gitmek için bilet almıştı, Otogarın bir köşesinde oturmuş hareket saatini bekliyordu, yaklaşık üç saat kalmıştı, Orta yaşlı birisi yanına yaklaşarak burada gazete satan yer var mı? acaba dedi.

Tarık, Abi bende yeni geldim, burayı tam bilmiyorum dedi. Adam biraz durdu etrafına baktı ve vazgeçer bir tavırla Tarık’ın yanına oturdu. Hemşerim nereye gidiyorsun dedi.

Tarık;

İstanbul’a gideceğim dedi.

Adam;

Bende Manisa’ya gideceğim otobüste gazete okurum diye düşündüm, neyse boş ver dedi, Tarık’la sohbete ederken adının, Osman olduğunu ve Manisa’da esnaflık yaptığını anlatıyordu.

Tarık ben iş arıyorum, buraya iş aramak için geldim ama bulamadım.

Osman, ne işi arıyorsun,

Tarık iş olsun da! dedi. Ancak bulamadığını söyledi.

Osman, nerden geldin dedi,

Tarık, Tarsus’ta geldim,

Tarsus’ta Berdan barajında lokantada çalışıyordum bizim iş bitince, Barajda kepçeci olarak çalışan Elbistanlı “Hüseyin Kul” abi; Benim İzmir SSK da Maraşlı Mehmet diye bir arkadaşım çalışıyor, oraya var benim selamımı söyle, O sana SSK da iş bulur dedi, buraya geldim ama iş bulamadım, dün gece bir otelde kaldım sabah çıktım, daha fazla kalacak otel param olmadığı için elimdeki parayla bari İstanbul’a gideyim belki orada bulabilirim. İstanbul’a ilk defa gideceğim orada iş çok diyorlar. Burada SSK’yı ararken yolumu kaybettim yürüyerek SSK’yı arıyordum çıkmaz bir sokağa girmişim. Çok uğraştım, SSK diye tabelada Sigorta yazan bürolara gittim, Sonra benim yanlış adres aradığımı anlayan birisi bana hemşirem SSK bir kamu kurumu senin gittiğin yerlerin SSK ile ilgisi yoktur. Onlar başka sigorta dedi ve SSK ya nasıl gideceğimi bir kâğıda yazıp bana verdi.

Ben tabelasında güneş sigorta yazan bir yere gittim Maraşlı Mehmet burada çalışıyormuş diye sordum, burada öyle birisi çalışmıyor dediler, meğerse, ben Maraşlı Mehmet’i SSK ya sormam gerekiyormuş, Osman hem güldü hem de acıdı Tarık’a

Osman, Adana ya da Mersin’de iş arasaydın daha iyi olmaz mıydı? Deyince,

Tarık;

Tarsus’ta Berdan baraj inşaatında iş bitince, Adana’ya gittim çok iş aradım, kalacak yerim olmadığı için kimse iş vermedi. Sonra Adalet Partisine gittim onlar bana yardım ettiler biraz para verdiler, O parayla belediye parkının içindeki Tekel bayiinde kartonla Maltepe ve Samsun sigarası alıp küçük saatte satıyordum, günde sadece iki karton veriyorlardı, kazandığım para yetmediği için yine O parkta ki bantlarda yatıyordum. Sonra küçük saatte bir Kahvehanede iş buldum, Orada PTT binasının önündeki seyyarlara çay satıyordum, kazandığım para çok azdı ve ben her gece kahvehanenin masalarının birleştirip üzerinde yatıyordum, masalar sert olduğu için uyuyamıyordum. baktım olacak gibi değil, bir yandan da iş arıyordum,

Osman söze girerek, senin yaşın daha çok küçük, neden okumuyorsun da iş arıyorsun, senin ailen nerede? diye sordu.

Tarık; İçini çekerek, Abi ben daha on yaşında iken annemi kayıp ettim ve öksüz kaldım. Babam yeniden evlendi. Ancak Analık bize rahat vermiyor ve eve gitmememiz için elinde gelen her kötülüğü yapıyor…

Tarık sözü yeniden işini anlatmaya  getirerek;

Ceyhan yolu üzerinde bir un fabrikasında hamallık işi buldum, orada her gün sırada yük bekleyen kamyonlara sırtımla un taşıyordum iki ay kadar çalıştım ama artık mecalim kalmayınca bırakmak zorunda kaldım. Sonra yine küçük saate bir restoranda garsonluk işi buldum ve orada çalışmaya başladım. Osman’ın Otobüs hareket saati gelmişti ve Osman Tarık la vedalaştı, Tarık onu yolcu etti, yeniden etrafının seyretmeye koyuldu, İstanbul’a doğru yola çıkıncaya kadar…

DELİ ŞEKER’İN DAVETİ

1977 yılı Ekim ayının bir akşamüzeri, Tarık ve Halil Topkapı otogarında indiler, Tarık dört ay önce İstanbul’a gelip gitmişti, bu ikinci gelişi idi.

Topkapı’dan Aksaray’a oradan da Veznecilere kadar yolu defalarca sordular ve yürüdüler. Tarık beyaz bir kot pantolon ve yeşil bir kazak giymiş, elinde bir valiz ve sırtında  yatağını taşıyordu.

Halil sırtında yatağı ve elinde valizi ile yürüdü, sırtındaki yatağının ipi elini kesmişti, ancak yine de sesini çıkarmıyor, söylenmiyor ve şikayet etmiyordu. Zaten neyi kime şikayet edecekti!!! yaşı on yedi ve ekmek parası için Malatya’dan İstanbul’a gelmişti. Tarık küçük yaşta öksüz kalmıştı ve Üvey annesi eve almıyordu, başı ne kadar belada olsa da döneceği bir evi ve ailesi yoktu.  Halil ve Tarık etrafını anlamsız bakışlarla seyredip sessizce yürümeye devam ettiler…

Aksaray’a gelince “UFİ” mağazasını gördüler ve hayretle bakıp abartılı yorumlar yaptılar, böylesine büyük ve üç katlı bir mağazayı ilk defa görmüşlerdi.

Veznecilerde Halil’in amcası, “Gaziantep Para Kasaları” dükkanında çalışıyordu, iki saat sonra Veznecilerdeki 16 Mart Şehitleri Caddesine vardılar.

Hasan amca çok iyi karşıladı ve ağırladı, gece olunca yatmak için, Ordu Caddesinde belediye otobüsüne bindiler ve Pazartekke durağında indiler, Deli Şeker’in evinin bulunduğu, Mevlana kapı semtine geldiler, birkaç gün burada kaldılar, ancak ev çok küçüktü, daha fazla kalamazlardı.

Hasan amca, “Direklerarası sinemasında” çalışan Kars’lı, Yasin abiden, sinemanın perdesinin tam arkasında yer alan eskiden ineğini beslediği sonrada depo olarak kullanılan yerin anahtarını rica etti ve aldı, çünkü Halil in ve Tarık’ın kira verecek parası yoktu. Yataklarını oraya getirdiler, orada yatıp kalkmaya başladılar.

Burada tuvalet yoktu, kapısı Darülelhan sokağa açılıyordu ve tam karşısında öğrenci yurdu vardı. Tuvalet için geceleri vefa lisesinin arka sokaklarında bulunan bekar hanlarına gidiyorlardı, ancak her zaman izin alamıyorlardı, çaresiz başka sokaklarda ya da camilerde tuvalet arıyorlardı…Direklerarası Sineması O dönemde üç film birden sistemi uyguluyordu ve gece saat on iki ye kadar açıktı. Halil ve Tarık, tam perdenin arkasında kaldıkları için sinema kapanmadan uyumaları olanaksızdı…

HORHOR’DA TİTREYEN ÇARE 

1979 yılı temmuz ayı idi, hava sıcaktı, pazar günü idi saat öğlen olmuştu, Tarık, Saraçhane de Horhor un önündeki Parkta oturmuştu, geçmişinin, çocukluğunun, öksüz yaşamının ve memleket özleminin içinde dolaşıp duruyordu ve dalıp gidiyordu. Saraçhaneye bakıyordu ama görmüyordu,

Bir “selam” sesi ile irkildi, doğruldu ve toplandı.

Aleykümselam dedi.

Kendisinde birkaç yaş daha büyük birisi yanına oturmuştu, yeni fark etti,

Yanına oturan adam biraz sonra, hemşerim nasılsın ne yapıyorsun, çalışıyor musun? dedi,

Tarık, Valla iş arıyorum.

Benim adım Kamil dedi, Tarık ona ismin söyledi ve nerelisin diye sordu,

Kamil, ben Sivas’ın Yıldızeli ilçesindenim dedi.

Tarık, Kamil abi şimdi işsizim, lokantalarda bulaşıkçılık işi baktım, tanıdık istiyorlar benimde tanıdığım olmadığı için iş bulamadım.

Şu aşağıda, Valide Sultan Cami’nin yanında Dağarcık sokak ta Sultan Mehmet hanın üçüncü katında “Özdoğan ticaret” var onlar  Küçükçekmece ve Florya’daki arsaların el ilanı ile satışı yapılıyor, bize el ilanı veriyorlardı, bizde kalabalık yerlerde durup gelip geçenlere ilan dağıtıyorduk. Bazen de semtlere gidip evlerin kapı altlarında ilan atıyorduk, bir gün beraber çalıştığımız bir hemşerim Fatih bölgesinde evlere ilan dağıtırken elindeki ilan kağıdı bir an önce bitsin diye elindeki ilanları faza fazla  kapı altlarında atıvermiş, bu evlerden birisi de patronun evi imiş, patronda bunu görmüş siz niye çok ilanı gereksiz yere bir eve attınız diye hepimizi işten çıkardı.

Kamil, Tarık’ın parasız, aç ve susuz olduğunu anlamıştı, Ona hemşehrim saat öğleni geçiyor, ben acıktım istersen gel şu itfaiyenin yakınında bir lokanta var gidip beraber yemek yiyelim dedi,

Tarık, yok abi ben tokum, filan dedi ise de, Kamil, gel gel biz kardeşiz deyince Tarık, yerinde kalktı ve yere bakarak yürüdü. Göğüs kafesi birden şişti, boğazı tıkandı ve gözlerinin arkası doldu. Ne yapacağını bilmiyordu, sevinci ve üzüntüyü bir arada soluyordu… Tepeden tırnağa titreme gelmişti, hem yürüyor hemde titriyordu.

Kamil  Tarık’a peki ama senin evin ailen yok’mu dedi Tarık küçük yaşta öksüz kaldığını, sahipsiz olduğunu ve başına gelenleri uzun uzun anlattı… Kamil nefes almadan dinliyordu…

TAHTAKURUSU TAARRUZU

1978 yılının güz ayları idi, Halil’in kardeşi Mehmet memlekette gelmişti ve Beyazıt’ta kapalı çarşının girişinde bir işkembecide garson olarak çalışıyordu.

Tarık ile Halil Veznecilerde seyyar satıcılık yapıyorlardı. Halil ve Mehmet kardeşler “Bozdoğan kemeri caddesi” üzerindeki tarihi hamamın sırasında bekarlara kiralanan iki adet ahşap binanın bir odasının kiralamışlardı.

Halil bir gün işe gelmedi, gün öğlen olmuştu, Tarık eve bakmaya gitti. Kapıda seslendi ancak cevap gelmedi, bunun üzerine Tarık zaten kilitli olamayan kapıyı açtı Halil halen yatıyordu. Seslendi ama Halil uyanmadı, Tarık yorganı biraz araladı, Halil uyuyordu ancak ağzı köpürmüştü, Tarık telaşlandı ve omuzunda tutup sallayarak onu uyandırdı, Ne oldu nen var dedi…

Halil;

Akşam yatarken bir şeyim yoktu, gece çok kaşındım şimdi başım dönüyor, çok halsizim.

Tarık;

Hadi üzerini giyin ’de şurada “Esnaf hastanesi” var oraya gidelim…

Halil üzerini giydi ve hastaneye gittiler, Doktor kontrol etti testler yaptırdı ve sen kansız kalmışsın ve kısmen zehirlenmişsin dedi. İlaç yazdı… Halil gece tahtakurusu sürüsünün taarruzuna uğramıştı ve kısmen zehirlemişlerdi…

DEMLİ ÇAY’LA DOYMAK

Konya Bozkırlı Osman,

Günde iki kere yemek yiyorum ama acıkmıyorum, diye anlatıyordu, masanın karşısında oturan, Kerem nasıl yani? diye sordu.

Osman;

Sabahları şu edebiyat fakültesinin karşısındaki kahvehanede çok demli çay yapıyorlar orada “çok demli” iki çay içiyorum, saat ikiye kadar acıkmıyorum, istersen sende dene dedi. 1978 yılı bahar ayı idi…

Tarık, Osman’ın dediğini denemeye karar verdi,

Tarık, Küçük pazar semtindeki bekar hanlarında kalıyordu, geçici işlerde çalışıyordu. Kazandığı para ile çok zor geçiniyordu…

Süleymaniye ve Küçük Pazar semtlerindeki bekar hanlarında Türkiye’nin her yanında gelmiş bekarlar kalıyordu…

Birkaç gün sonra bir sabah, Kerem ile Tarık, Osman’ın tarif ettiği, Büyük Reşitpaşa Caddesi üzerinde Ahmet Şuayip Sokağın köşesinde ki birkaç basamakla aşağı inilen kahvehaneye gidip aç karnına ikişer bardak demli çay içtiler,

Katran karası çaylar, ilk zamanlarda mide bulantısı yapmıştı ama, bu yönteme uzun süre devam ettiler, Katran karası bu çaylar, parasızlığın çaresi olmuştu…

Bu Caddede, O dönemde, çok sayıda ders kitabı satan kitapçı vardı ve civardaki kahvehanelerde çok sayıda üniversite öğrencisi otururdu. Onlar öğrencilere bakıp okuyamadıkları için içten içe düşünüp üzüldüler…

Kerem, Laleli Ordu Caddesi üzerinde Hacı bozan Lahmacun olduğunu ve çok lezzetli olduğunun anlatıyordu, lahmacunlar pahalı idi, zaten onlar da sadece sohbetini yapıyorlardı…

SÜNGERLİ HANLAR

Vefa’da bir handa kalıyorum, bizim handa hava alamıyoruz, geceleri çok terliyoruz, sizin orası nasıl diye sordu Hüseyin.

Mahmut;

Bizim han Süleymaniye’de, Malatya/Darendeli, Hacı İbrahim diyorlar, Onun “Kozluca diye bir hanı var orada kalıyoruz. Abi bizim han da, bırak pencereyi ana kapının dışında doğru dürüst kapanan kapı bilene yok dedi.

Biz geceleri ter içinde kalıyoruz. Sünger yataklar su içinde bırakıyor ve sürekli olarak ya terletiyor yada üşüyoruz. Ranzalar çağşamış tutar tarafı kalmamış sürekli ses yapıyorlar. Bizim kaldığımız yer iş hanında bozma hiç pencere yok, güneş gören yer yok, ana kapıdan başka havalandırması da yok, geceleri uyuşuyoruz ve sabahları su içinde uyanıyoruz…

Heyyy… hey benim anamın yün döşeği olsaydı ne rahattı diyerek söylendi ve hayıflandı, Mahmut.

Hüseyin Tarık’a sordu

Tarık;

Abi bizim handa sizinkinin aynısı, sabah kalktığımızda her tarafımız tutuluyor. Mutfak zaten yok herkes kendi odasında küçük tüp üzerinde yemek yapıyor. Bizim odada Elazığlı kasetçi Mehmet, her akşam mercimek çorbası yapıyor, her akşam bize İzzet Altınmeşe ve İbrahim Tatlıses dinletiyor. Bizim handa tornacı var çaycı var, seyyar satıcılar var, içlerinde ailesini memleketinde bırakmış evli olanlar bile var…

BİR LİRALIK PANTOLON

İstanbul Otogarı 1978 yılında Topkapı surlarının önünde kurulu idi, tam ortasında Aksaray Bakırköy yolu geçiyordu. Yolun doğu tarafı “Anadolu Otogarı” batı tarafı ise “Trakya Otogarı” olarak adlandırılmıştı, otobüs bilet satış yerleri de buna göre yerleşikti.

Tarık, bir pazar günü Topkapı’da geziniyordu ve İstanbul’a gelenleri gözleyip süzerek Anadolu’yu hayalinde canlı tutmaya çalışıyordu.

Topkapı her zaman olduğu gibi çok kalabalıktı ve seyyar satıcılar her yerde idi.

Genç birisi sordu;

Kot pantolon ne kadar?

Seyyar satıcı, 9 lira, abi kaç beden giyiyorsun

42

Var abi

Bak şu sana çok iyi olur, şöyle tut bak

Abi yok sadece sordum şimdi almayacağım,

Abi bak bundan daha iyisini bulamazsın bu hakiki kot,

Yok abi almayacağım, teşekkür ederim,

Abi bak bunun gibi hakikisini bu fiyata bulamazsın,

Anladım abi teşekkür ederim şimdi almayacağım,

Seyyar adamın kolunda tuttu, Peki sen kaç para diyorsun bir fiyat söyle yardımcı olalım.

Yok abi almayacağım şimdi param yok.

Kaç paran var, sen kaç para verirsin

Bir buçuk liram var dedi

Seyyar satıcı tamam ver dedi

Adam yok abi almayacağım şimdi param yok

Seyyar ama sen fiyat verdin almak zorundasın

Abi ben fiyat vermedim sen zorladın

İş uzayınca çevredekiler tamam ya uzatma adam almak istemiyor deyince

Adam yakasının kurtarabildi ve hızla uzaklaşıp kayboldu,

Epeyi uzakta surların yamacında bir yükseltiye oturmuştu,

Tarık onu tesadüfen yeniden gördü, yanına gitti ve yakınına oturdu,

Onunla göz göze geldi ve biraz önceki seyyar satıcı ile yaşadığı pazarlığı gördüğünü söyleyince,

Sorma be abi, ben sadece öğrenmek için fiyat sordum ama adam yakama yapıştı, Köylü olduğumu anlayınca bir liralık pantolona dokuz lira dedi. Hâlbuki O pantolonlar bir liraya satılıyor, Önce yüksek fiyat çekip sonrada çok düşük fiyat söyleyerek beni kandırmaya çalıştı diye yakındı. Adı Kenan ve Amasyalı olduğunu anlattı.

Kenan İstanbul’a iş aramaya ve çalışmaya gelmişti Bir nalburda çalışıyordu, Aksaray’da hemşerileri ile birlikte bekar evlerinde kalıyordu.

Kenan akşamları magazin gazetelerinde çıkan sinema sanatçılarının hayatını okuyup kendince derin ve çok uzak dünyaların içine dalıp uyuduğunu, ancak İstanbul’un gece saat beşte ayağa kalktığını buraların kendisine göre olmadığını anlattı uzun uzun.

ÜÇ FİLM BİRDEN ÜŞÜYORDU

1979 yılının son ayları idi;

Tarık, Fatih itfaiyesinin önündeki parkta oturuyordu,

Orada bir askerlik şubesi vardı, O şubede askerlik yapan bir asker geldi, izinliymiş.

Tarık’la sohbete başladı,

Askerlik bitince memlekete, dönmeyim mi! yoksa burada bir iş bulup çalışayım mı! diye sorular sorudu.

Ne iş yaptığını, nasıl yaşadığını sordu,

Tarık, öksüz ve kimsesiz olduğu için, İstanbul’a mecburen geldiğini, doğru dürüst ne kalacak bir yerinin, nede çalışacak bir işinin olmadığını uzun uzun kısık bir sesle anlattı,

Akşamları ve hafta sonlarında üşümemek için Şehzadebaşı’ndaki, üç film birden oynatan sinemalara gidip, acıkıncaya kadar sinemalarda çıkmadığını anlatırken, Mehmet’in gözleri yere bakıyor ve sessizce dinliyordu…

Not: Bu yazıya ilaveler yapılacak…

Yazar

Gezdikçe; Dünyası büyüyor,hedefleri çoğalıyor, ön yargıları azalıyor, gönül zenginliği artıyor, ibret alıyor … Gezdikçe; Kendini keşfediyor, keşfettikçe başka eksiklerini görüyor, eksikleri farklı şeylerle tamamlıyor, tamamlarken öğreniyor, öğrenirken öğretiyor, öğretirken daha iyi anlıyor, daha iyi anladıkça daha çok öğrenmek istiyor, daha çok öğrenmek istedikçe gezme arzusu daha da artıyor… Geziyorum, tecrübe ediyorum ve bunları fotoğraflarımın yanında yazılarımla paylaşıyorum. Bu paylaşımın özünde, hayatımızı, çevremizi ve diğer tüm hayatları elimden geldiğince sosyal tarihin sayfalarına aktarmaya çalışıyorum… Aslında, geçici göç olarak tarif edebileceğimiz seyahat etmeyi, İnsan hayatının başlangıcı ile sonu arasında devamlı bir biçimde var olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, göç insanın kaderidir, demek yanlış olmayacaktır sanıyorum…