MALATYA HİKAYELERİ-2

MALATYA HİKAYELERİ-2

KENGER SAKIZININ FAYDALARI

2006 Yılı Temmuz ayında, çıktığımız Anadolu gezi turunda, 07 Temmuz 2006 Tarihinde, Elazığ şehrinden sonra Malatya’ya ulaşmıştık. Artık İstanbul’a dönüyorduk. Malatya gibi hareketli ve büyük bir şehri, gezmeden geçmek olmazdı… Bizde öyle yaptık.

Arabamızı, Şehir stadyumunun yakınında, emin bir yere park ettikten sonra, şehri yürüyerek gezmeye başladık. Kısa bir süre sonra, çok hareketli, bayağı lüks, görkemli ve şehir merkezine akan, bir caddede, sağ sola bakınırken, içi su dolu, büyük bir kova içinde “Sakız” satan, bir seyyar satıcıya rastladık.

Yanımdaki arkadaşım, benim biraz önümde yürüyordu, satıcıya “Abi bunlar sakız mı? Acaba” diye sordu.

Satıcı; Evet! Bunlar “KENGER SAKIZI” dedi.

Arkadaşım, satıcıya ”Abi KENGER nasıl bir şey..? Bu SAKIZLARI nasıl yapıyorsun..?” deyince,

Satıcı;

 “ Abi anlaşılan sen buralı değilsin…  Bak! Anlatayım; Bu sakızları dağlarda yetişen Kengerde yapıyoruz.

Bu sakızın insana çok faydası var… Faydası saymakla bitmez… Bak! Burada Üniversite var, Hocalar bizatihi kendileri açıkladılar…

Bu kenger sakızı; Baştan, ŞEKERE, KALP HASTALIĞINA, SITMAYA, GRİBE, PSİKOLOJİK HASTALARA, SİNİR SİSTEMİNE, KABIZLIĞA, SARILIĞA, SARAYA, diye saymaya devam ederken,

Arkadaş, satıcının sözünü keserek!!! “ Tamam abi tamam, anladım! Hem’ de çok iyi anladım!”  Ver O zaman on tane bari dedi.

Satıcının izahı, O denli hızlı ve dikkat çekici idi ki, adeta insanı dona bırakıyordu. Ben ağzımı dahi açamamıştım.

Arkadaşım, On tane sakız alıp, parasını ödedikten sonra, oradan ayrıldık. Ayrıldıktan sonra, arkadaşı bir gülme krizi tutu ki, sormayın gitsin…

al
Malatya

Poyraz EMMİSİ! Bu Bir Eşek Değil, Katır! Katır!

Ülkemizde özellikle 1970 yıllarından itibaren, Taşradan Metropollere hızla akan, “GÖÇ” hareketleri neticesinde; Taşralarda yaşanmış kültürel kökler, Büyük şehirlere göç etmiş olanlar için, birer “ÖZLEM” haline gelmiştir…

Bu insani özlemler, Metropollerde tam bir “EVRİM” geçirip sonuçta, dilden dile anlatılan “EVSANEVİ HİKAYELERE” dönüşmüştür. İşte bu türden, bir hikayeyi, bire bir yaşamış “Poyraz Kaya’dan” nakleden, Ören kasabalı, Kutlay Keser; İstanbul’un bir Düğün salonunda,

Şöyle anlatmıştı;

Malatya şehrinin, Akçadağ ilçesine bağlı Ören Kasabası, tam bir kayısı diyarıdır… Coğrafyanın bu tarımsal çekiciliği, tarihi süreç içerisinde, bu kasabaya çok sayıda Adıyamanlı ailelerin gelip yerleşmesi ile sonuçlanmıştır…

İşte bu Adıyamanlı ailelerden birisinin, reisi olan, Hüseyin amca, bir “Cuma Günü” kendi Eşeğini, Akçadağ mal pazarında satmaya götürürken, yolda Kasabanın ileri gelenlerinden, POYRAZ KAYA ile karşılaşmışlar.

POYRAZ KAYA, Hüseyin amcaya “Hüseyin! Bu eşekle nereye gidiyorsun böyle..?” diye sormuş.

Hüseyin amca; Akçadağ mal pazarında satmaya götürüyorum deyince,

POYRAZ KAYA; Hüseyin! Bu eşek çok zayıf, para eder mi ki? Deyip, sohbet etmeye başlamış…

Hüseyin amca, sohbetin tam zirvesinde; POYRAZ KAYA’ nın gözünün içine bakarak,

“Poyraz EMMİSİ” Bu bir eşek mi ki? Bu bir, Katır! Katır!” Deyi vermiş… Ehh, Eşeğin Poyraz emmisi ne de, katıla katıla gülmek kalmış…

AL (3)Doğanşehir

“DAL HASAN’IN HÜSEYİN” “SARI CIBO” MAHALLESİNE TAŞINDI

Yine aynı düğün salonunda sohbet ederken, yine Ören kasabasında olan Arif Şakar, Ören kasabasında yaşanmış bir hikâyeyi,

Şöyle anlatmıştı;

Bizim kasabada TOPAL GARİP isminde bir amcanın, çok sayıda maceraları vardır. Bakın, seksen yaşlarında ölmüş bir adamı arayan, asker arkadaşına mezarlığın yolunu nasıl tarif etmiş, dedikten sonra sözüne şöyle devam etti;

Ören kasabasına, bir gün bir yabancı adam gelmiş ve Kahvehaneye oturmuş. Orada bulunan TOPAL GARİP BUDAK, Adama hoş geldin, merasiminden sonra, çay söylemiş. Sohbet, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun aşamasına gelince,

Adam, Benim burada HÜSEYİN ŞENOL isminde bir asker arkadaşım var, onu ziyarete geldim demiş. GARİP amca.  “Haa! Anladım.” Ona burada DALHASANIN HÜSEYİN, derler hemşehrim! Dedikten sonra; Sözüne şöyle devam etmiş.

Bak hemşehrim! DALHASANIN HÜSEYİN, eskiden aha… Şu yakın mahallede oturuyordu, ama geçen sene, kasabanın çıkışında bulunan, SARI CIBO mahallesine taşındı…

Ben sana yolu tarif edeyim demiş. Sonra da, adama yolu tarif etmiş…

Neyse, adam yola koyulup gitmiş. Kasabanın çıkışına gelince, orada karşılaştığı, Hayri Yaşar’a SARI CIBO mahallesini sormuş…

Hayri Yaşar, Sarı Cıbo Mahallesi burası, siz kimi arıyorsunuz? Demiş.

Adam! Ben Hüseyin Şenol’un evini arıyorum deyince; Hayri Yaşar DALHASANIN HÜSEYİNİN geçen sene öldüğünü bildiği için; Bir anlık düşündükten sonra, adama… “Bir dakika seni buraya kim gönderdi?” demiş.

Adam! kahvehaneden oturan…. Dediğinde;  Hayri Yaşar, hemen! adamın sözünü oracıktan keserek, “O adamın elinde bir değnek var’ mıydı?”

Adam! “Haa..! tamam işte O, Topallayan adam” demiş.

Hayri Yaşar, bak hemşehrim! Senin aradığın, Dalhasanın Hüseyin amca, geçen sene öldü ve şu gördüğün mezarlığa gömüldü. Mezarlığın olduğu yere’ de; “SARI CIBO” derler. Seni buraya gönderen, O Adama’da burada TOPAL GARİP derler…

“TOPAL GARİP” Çok şakacıdır. Her fırsatta, herkese şaka yapar der ve Konuyu Özetler… Sonra da adamı yolcu eder.

ÖREN 1988

Akçadağ

 BU OLSA, OLSA  “KAZMA KILIFI”  OLUR

1995 Yılında, İstanbul Harbiye semtinde, bulunan bir iş yerinde çalışıyordum. Beraber çalıştığımız, Malatya’nın Doğanşehir ilçesinde, doğup büyümüş, soy ismini şimdi hatırlayamadığım, Mustafa ismindeki arkadaşım, çok ilginç, Malatya hikâyelerini anlatmaya şöyle başlardı;

Bizim köy, Doğanşehir ilçesine bağlı, KARATERZİ Köyüne çok yakındır. KARATERZİ KÖYÜ hikâyeleri ile öylesine ün yapmıştır ’ki, O yörede çok ünlüdür. Bak, size bizzat yaşanmış bir Karaterzi hikâyesini anlatayım derdi ve her defasında değişik bir hikâye anlatarak, bizi gülmekten kırıp geçirirdi… Mustafa kardeşimin anlattığı hikâyelerden bir tanesi,

Şöyle idi;

1970 yıllarının sonunda, Bir bahar ayında, köyün aşağısında bulunan, derede POLAT kasabası, tarafından gelen “SEL TAŞKINI” olmuş.

Köylünün birisi, dere kenarında selin getirdiği bir tek  “ÇİZME” bulmuş. Köylü Çizmeye bir anlam veremeyince, alıp köyün Kahvehanesine getirmiş.

Kahvedekiler Çizmenin ne olduğunu, bilememişler ve merak etmişler… Bir sürü laf etmişler ama bir türlü, bir anlam verememişler…

Sonunda kendi aralarında; Bunu, Bilse bilse… köyün muhtarı, “BAKO VAHAP” bilir demişler…

Çizmeyi alıp muhtarın evine gitmişler. Muhtar, Bako Vahap, çizmeyi iyice inceledikten sonra ” Yahu! Bu Olsa Olsa “KAZMA KILIFI” Olur demiş…

Kulağı çınlasın, Mustafa kardeşim, hem kendisi anlatırken gülerdi, hem de bizi gülmekten kırıp geçirirdi… Çalışanlar artık her fırsatta Mustafa’ya başka hikâye var mı diye sorup dururlardı.

MALATYA POLAT (2)Doğanşehir/Polat

İBRAHİM SERBEST BIRAKILINCA…

KARATERZİ köyü hikâyeleri anlatıp, bizi güldüren, Mustafa kardeşim, Yaşanmış başka bir hikâyeyi,

Şöyle anlatmıştı;

Karaterzi köyüne sınır olan, DEDEYAZI isminde bir köy vardır. 1970 yıllarında Dedeyazı köyünde, köylüler arasında kavga olmuş ve bir gün sonra, bu köye, Jandarma gelip soruşturma yaptıktan sonra, giderken Köy kahvehanesinde, şüpheli gördüğü İbrahim ismindeki bir köylüyü alarak oradan ayrılmış…

Neyse, Jandarma köyün alt tarafında bulunan, sulama kanalına gelince, İbrahim’i serbest bırakmış.

İbrahim, Arabadan indikten sonra, koşarak kaçmaya başlamış! Bunun üzerine; Jandarma Komutanı, Bu adam neden kaçıyor acaba? Yakalayın şunu getirin bakalım, emrini vermiş…

Jandarmalar İbrahim’i yakalayıp üzerini aramışlar,  O da ne..? Adamın üzerinde silah çıkmış. Böylece Jandarma İbrahim’i alıp götürmüş, tabi.

AL (1)Akçadağ

UY! ANEY BU BASMAYI DA BENİM BELİME KİM SARMIŞ?

1985 Yılında İstanbul Etiler’de çalışıyordum, İş yerinde, beraber çalıştığımız, Ziraat Bankasında emekli olmuş, epeyce esprili olan, Malatyalı Kemal abi, sürekli başında geçen hikâyeleri anlatırdı. Bir yine gün öğle yemeğindeyken,

Başında geçen bir Malatya hikâyesini şöyle, anlatmıştı;

1970 yıllarında, Malatya Sümerbank “BASMA” Fabrikasında, memur olarak çalışıyordum.  O dönemde, Fabrikada girişlerde ve çıkışlarda, kapıda görevli bekçiler tarafında üst araması yapılırdı.

Kış aylarında, bir akşam Fabrikada çıkarken, BEKÇİLER, yine üst araması yapıyordu, Ön sıradaki işçilerden birisinin paltosunun biraz şişkin olduğunu gören bekçi, işçiye şu paltonu açta bakalım, bana normal gelmedi dedi… İşçi paltosunun düğmelerini çözdüğünde, Bekçi adamın kazağını yukarıya topladı,

 O’da ne! Adam BELİNE BASMA SARMIŞ…

Bekçi adamın beline sardığı, basmayı görünce ani bir hareketle, basmanın ucunda tutup hızlı bir şekilde çekmeye başladı, bekçi basmayı çektikçe adam da olduğu yerde DÖNÜYORDU…

Bu esnada Adam hem dönüyor hem’de, ağlamaklı bir sesle şöyle diyordu; “UY ANEYYY! BU BASMAYIDA BENİM BELİME KİM SARMIŞ..!” Kemal abi, unutulmaz bir insandı.

Yeni bir seyahatname yazısında buluşmak üzere Sağlıklı, sevgi ve muhabbetle kalın. Rıza Çubuk.

.

Yazar

Gezdikçe; Dünyası büyüyor,hedefleri çoğalıyor, ön yargıları azalıyor, gönül zenginliği artıyor, ibret alıyor … Gezdikçe; Kendini keşfediyor, keşfettikçe başka eksiklerini görüyor, eksikleri farklı şeylerle tamamlıyor, tamamlarken öğreniyor, öğrenirken öğretiyor, öğretirken daha iyi anlıyor, daha iyi anladıkça daha çok öğrenmek istiyor, daha çok öğrenmek istedikçe gezme arzusu daha da artıyor… Geziyorum, tecrübe ediyorum ve bunları fotoğraflarımın yanında yazılarımla paylaşıyorum. Bu paylaşımın özünde, hayatımızı, çevremizi ve diğer tüm hayatları elimden geldiğince sosyal tarihin sayfalarına aktarmaya çalışıyorum… Aslında, geçici göç olarak tarif edebileceğimiz seyahat, İnsan hayatının başlangıcı ile sonu arasında devamlı bir biçimde var olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, göç insanın kaderidir, demek yanlış olmayacaktır sanıyorum…