GEZİNİN AYDINLIĞI

GEZİNİN AYDINLIĞI

ÜNİVERSİTE HOCASI NE DEDİ

2005 yılında, tanıdık bir Üniversite hocası ile sohbet ederken, konu gezmek üzerine geldiğinde,ben heyecanla ve coşku ile nereleri gezdiğimi anlatmaya başlamıştım ki; Bir süre sonra, hoca sözümü keserek ve küçümseyici bir ses tonu ile “Gezipte ne anladın.!! dedi.”  Hocaya cevap vermekten epeyi zorlanmıştım, ne diyeceğimi bilemeyince, dilim dolaştı ve utanıp sıkılarak, kendimi savunma noktasında bulmuştum, gezmenin İnsana neler kazandırdığını anlatamamıştım, sesimin kırıldığını, yüzümün kızardığını görmüştüm.

İşte bu sohbetten sonra, gezmenin insana neler kazandırdığını düşünmeye başlamıştım. Gezme arzusunun nereden geldiğini, Acaba, bu istek, diğer insanlarda da var mıydı? neden gezmek önemliydi? gibi soruları kendime açık olarak, daha sıkça ve direkt olarak, sormaya başlamıştım.

ll (5)Kayseri

SEYAHAT MERAKI VE HİKÂYESİ

Küçük yaşlardan itibaren, fırsat buldukça, değişik yerlere gitmeye, Ayrıca bir yere gezmeye gittiğimde, O yerin çevresini de merak ediyor ve gezmeye ceht ediyordum.

Zaman ilerledikçe, iş hayatı başladıktan sonra, senelik tatillerde ve bayram tatillerinde seyahat ediyordum. Tatil yaparken de, tatil süresince bir yerde durup tatilimi bitirdiğimi hatırlamıyorum… Üç ya da dört gün, tatil yaptığım yer artık, benim için terk edilmesi gereken bir yerdi… Yeni bir tatil planladığımda ise, bu defa yeni bir bölge seçiyordum.

İleri ki zamanlarda, tatiller dışında ayrıca seyahat etmeye başlamıştım. Seyahatlerimde daha önce gittiğim yoldan bir daha gitmiyordum… Oraya giden başka bir yol varsa; O yoldan, yoksa bu defa gideceğim, yol üzerindeki, şehirleri ilçeleri, kasabaları ve köyleri gezip görüp, öylece gidiyordum.

Seyahatlerimde gündüzleri merkezleri gezip, merkezler arasındaki yolları geceleri kat ediyordum. Böylece gezerken daha çok merkezi, gündüz gözü ile görme ve gezme şansı elde ediyordum.

ll (4)Bursa

SEYAHAT ALGIYI VE DAVRANIŞI

İnsanları ve Dünyayı, daha yakında tanıma arzusu, daima baskın bir şekilde var oldu. Uzun süre yaptığım seyahatlerde, Ülkemizdeki mahalle ve köylerin; En az şehirler kadar önemli olduğunu ve buralarda yaşayan insanların ne kadar bilge olduklarını gördüm ve onlarda çok bilgi edindim. Bu bilgiler, sosyal yaşam anlayışımın pozitif yöne evrilmesine yardımcı oldu.  İş hayatında insanlara kendi derdimi, daha iyi nasıl anlatacağımı öğretti, İnsanları olumlu olarak, nasıl ikna edeceğimi öğretti,

En zor problemlerin dahi, soğukkanlılıkla nasıl çözebileceği metodunu öğretti,  Her gördüğüm insanı, sanki daha önce tanıyormuşum gibi bir algı oluştu. Eskiden dinlemekten ziyade kendimi anlatmaya çalışırken, önce dinlemeyi öğretti. Kısacası sohbet etme ahlakının nasıl olduğunu daha iyi anladım. Sosyal yaşamda ve iş yaşamında, önyargılardan uzaklaştığımı fark ettim, önyargılardan uzaklaşınca öfke kontrolü sağlamanın daha çok kolaylaştığını gördüm. Ani tepki vermek yerine, konuyu zaman bırakmanın daha doğru bir metot olduğunu, daha yakında gördüm. Dost düşünceli ve dost düşünceli olmayan, insanları daha kısa zamanda ayrıt etmeyi öğretti. Mümkün olduğunca gerçek dostu anlamanın, faydası ise, Ozan Arif’in bir destanında dediği gibi “Kalleş dosttan gözüm yıldı, düşman merdin aşığıyım” artık.

ll (3)Bursa

GENİŞLEYEN KAPI

İnsan sosyolojik derinliklere indikçe, hayatta şerefin, zenginlikle, varlıkla, giyim-kuşamla, evle veya araba ile kazanılamayacağını; Daha kısa sürede ve şüphesiz bir yönelimle öğreniyor.  Mutluluk ve doğruluk için sadece ilimin çözüm olacağına inanmak; İnsanı her konuda geri bıraktığını öğreniyor veya sadece bilimin sonuçlarına inanmanın ise; İnsanı insanlıktan çıkararak, bencilleştirdiğini ve robotlaştırdığını öğreniyor.

Sizinde dikkatinizi mutlaka çekmiştir.! Ülkemizde her şeyin ilimle çözüleceğine inanan yada öyle sanan bu insanlar, söylemlerinde; Sebeplere hiç dokunmazlar, sadece sonuçları söyleyip geçerler, işte bu düşünce tarzı, insanın düşünme kapasitesini eksi yöne çeker ve insanı bir çok şeyden geri kalmasına sebep olur. Ki; Bunu çok ağır bir şekilde yaşadığımızı Anadolu’nun bir çok bölgesinde çok açık olarak görürsünüz.  Bu düşünceye sahip insanların hak,hukuk ve adalet çıkarımları neredeyse sıfıra yakın ve menfaat konularında sadece kendilerini düşündüğünü görürsünüz. Bir kabilecilik düşüncesi ve yaşam tarzı alıp yürümüş durumda.!!! Bu insanlar, kendilerine yaradılışta verilen ancak sadece istemekle sınırlı olan, Yani insan yüce yaradan dan isterse, Yüce Yaradan kulunun isteğini yerine getirmesi, Diğer bir deyişle insanların gayret göstermesine gerek yok. Kul sadece ister, Allah kulun isteğini yaratır. Salt düşüncesine hapsolmuş hiç bir şey yapmadan her şeyi Yüce yaratandan bekleyen bu insanlar Yüce Allah’ın (C.C.) insanlara verdim dediği cüz-i iradenin farkından olmadan, her şeyin manevi davranmakla çözüleceğini sanırlar. Halbuki; hem yaradan dan istemek gerek, hemde insanın kendi üzerine düşeni yapması gerek.

Diğer yandan, ilimi gericilik olarak görüp, ilimden uzak duran, Neredeyse Evrendeki her şeyi, bilimle açıklamaya çalışan ve buna inanan insanların söylemlerinde ise; Sürekli bir sebep sıralaması, yakıma, eleştiri, hemen her şeyi kötüleyen, bir söz tazyiki ile karşı karşıya kalırsınız. Bu söylem ve düşünce sahiplerine “Peki iyisi nedir.? Biz sonuç olarak, ne yapalım, sen ne dersin” Diye sorduğunuzda; Sonucu ve iyiyi bir türlü söylemezler, Sizin sorunuzu yeni bir eleştiri yaparak cevaplamaya çalıştıklarını görürsünüz. İşte bu sadece bilimle çözüme inanan insanlar, bir şeyin gelişip olgunlaşmasına katkı vermezler her şeyi hazır isterler. Çünkü bu tür insanlar, TAM OLARAK TEMBELDİRLER. TEMBELLİĞİNİ GİZLEMEK İÇİN sürekli sebeplerin arkasına gizlenip durduklarını görürsünüz. Bu tür sırf bilimci düşünce sahipleri, hemen her şeyin maddiyatla çözüleceğini sanırlar, Bu sırf bilimci ve Maddiyatçı düşünce sahipleri; Her bir insanın, inancı,duygusu, manevi hazzı, psikolojik ihtiyaçları ve inançsız yaşamın olamayacağını, bilmez, inanmaz ve göz ardı ederler. Bu mantık genellikle Avrupa halklarında hat safhaya ulaşmıştır. Allah Dünya’yı Avrupa’nın İnsafına bırakmasın İnşallah. Nihayet GERİCİLİĞİ ve TEMBELLİĞİ önlemek için, ilimi ve bilimi birlikte ilerletmekte fayda var diye düşünüyorum.

Gezip yaşadıklarımızın sonunda, Bilim ve ilmin beraber yürütülmesinin ve ilerletilmesinin; İnsanlığa, barış, demokrasi, zenginlik ve mutluluk getirdiğini çok açık olarak görüyorsunuz.  Karşılaşılan her bir problemde, sebepleri tekrar edip durmak yerine, diğer bir deyişle, sebepler prangasından kurtularak; Hem sosyal hayatta, hem de iş hayatında, çözümcü olmanın muhteşemliğine varıyorsunuz.

Daha verimli çalışmaya yöneliyorsunuz. Peki..! Bunları nasıl öğreniyorsunuz  ve nasıl bu kanaate varıyorsunuz; İşte bu sorunun cevabı çok açık, gezerken her an canlı bir örnek yaşıyorsunuz ve çok kısa zamanda yanlışlarınızı fark ediyorsunuz ve kısa zamanda yönünüzü değiştirebiliyorsunuz

Bu seyahat ve geziler sırasında ister istemez insanların farklı dini anlayışları karşınıza çıkıyor. İnsanların farklı dini yorumları da; Uluslararası ahlak kurallarının şekillenmesine ne kadar faydalı olduğunu yakında müşahede ediyorsunuz. Bölgemizde Emperyalist çıkarları olan bazı devletlerin, böl yönet politikası gütmesinin bir sonucu olarak, Bu Emperyalistlerin, içeride çeşitli menfaat gruplarını yönlendirdiğini, yönlendirilen bu çeşitli grupların ise, menfaatleri uğruna, ülkemizde ikicilik yarattıklarını, kesin olarak görüyor ve anlıyorsunuz.

Ülkemizdeki bazı farklı dini yorumlar, ilimden tamamen kopmuştur. Bilimin sultasına girmiş, siyaset ve ideolojinin pençesine düşmüştür. Ve tamamen duvara dayanmıştır.

İşte bu duvara dayanmışlığın önünü açmak ve ülkemizdeki ikiciliği kaldırmak için, ilim kapılarını onları’ da kapsayacak şekilde genişletmek gerekir bence, İlmin kapılarını genişletmek ise; Ancak bu farklı dini yorumların, kitabi noktaya çekilmesi ile olabileceği çok açık, galiba bunu en kısa yolda yapacak kurum ise, Devlet olsa gerek.

Diğer yandan, dinin kurallarını sadece Nizamülmülk’ün (1018 ile 1092 yılları arasında yaşamış) getirdiği temel esaslar ile sınırlanmış olması, Türk milletini geçmişinden kopma noktasına getirmiştir. Halbuki dinin temel esası; Ahlak kurum ve kurallarıdır. İbadetlerimizin bir nizam içinde yapılması gerekir ve bu tartışılmaz bir hakikattir. Ancak; Ritüeller dinin esasını değildir sanıyorum. Örneğin; Ağaca bez bağlama geleneğini, Türkler Orta Asya’dan getirmiştir. Bunun İslam dinimizle bir ilgisi yok sanıyorum. Sonuç olarak Nizamülmülk’ün  kendisininde 1092 yılında kurban gittiği bu ikiciliği ortadan kaldırmak için, atılacak adımlar, hem hak dinimiz, İslam’ın ve hemde ülkemizin hayrına olacaktır, sanıyorum.

Bu ikicilik, ülkemizin siyasi ve idari yönetimini zorlaştırdığını, istikrasız hale getirdiğini, herkes yaşıyor ve görüyor herhalde, Ülkemizde yönetim zorlaşınca, bu zorluk ülkemizin ekonomik olarak ileri gitmesinin önünde bariyer oluşturuyor. Ülkemize yeni metotların getirilmesini, her konuda Ar-Ge yapılmasını engelliyor, çünkü günlük tartışmalardan, çekişmelerden ve çatışmalardan kurtulamıyoruz. Ayrıca bu farklı dini yorumları yapan insanların, dışlanmışlığı O insanlardan bir öfke yaratmış ve bu öfke sahibi bir kısım insanın ise, neredeyse gidip körü körüne, bölücülüğe destek olma noktasına geldiği açık olarak görünmektedir. İşte bu ülkemizi bölmeye çalışan, dış destekli olduğu gün gibi açık olan, bölücülerin, ülkemiz içinde destek bulmaması için, boşu boşuna  bataklığa saplanmış insanlarımızı orada kurtarmak gerek diye düşünüyorum.

ll (2)Aksaray

YER YÜZÜNÜN ÇÖZÜMLERİ

İnsan gezmeyi çoğalttıkça ve derinleştirdikçe; YERYÜZÜNDE tüm çözümlerin var olduğunu görüyor ve aşılamayacak bir gediğin olamayacağı kanaatine varıyor… Aslında gezmek insana genel bilginin dışında, neyin hangi metotla çözülebileceği bilincini kısa sürede aşılamaktadır.

Ayrıca insana, kurgu yapmayı öğretiyor. Mesela; Bir roman yazmanın hiçte zor olmadığını, açık olarak öğreniyorsunuz… Ya da bilmediğiniz yabancı bir memlekette, yapılması önceden hayal edilemeyen, bir işin, aslında hiçte öyle zor olmadığını öğreniyorsunuz…

ll (6)Gaziantep/Islahiye

COĞRAFYANIN MANEVİYATI

Coğrafi olarak, haritada gördüğüm, ancak gezmediğim yerler, benim için birer soyut mekândı, artık Türkiye’de gezmedik yer bırakmadığım için, şimdi o yerler, artık gönlümde somutlaştı ve manevi birer parça haline geldiler.

Kültürel olarak ise; Örneğin; Yaşam ve kültür seviyesinin, daha geride olduğunu sandığınız, başka bir topluluğun içine girdiğinizde, sizin için yabancı ve soğuk olan, gelenek ve göreneklerinin, aslında çok sıcak olduğunu anlıyorsunuz. Size yabancı boş ve soğuk gelen bir yaşam tarzının, yanına yaklaştıkça,  onunla hal he mal oldukça, onlardan alacağınız ve öğreneceğiniz çok şeyin olduğunu görüyorsunuz.

Kişisellik açısında ise; Önceden küçümseyerek baktığınız ve uzak durduğunuz, bir insanla tanıştığınızda, O insanların aslında ne kadar bilge olduğunu ve ne derece feraset ve fazilet sahibi olduklarını, ileri derecede saygılı, hoş görülü ve paylaşımcı olduklarını, yakında görüyorsunuz. Önceki önyargılı düşüncenizden dolayı kendi kendinize utanıyorsunuz. Bu durum bence Kamil’liğin önünü açmaktadır.

Mesela; Geçmişte hiç kimsenin evinde misafir kalamazdım, mecburen kalmış olduğum yerlerde ise, yatarken üstümü değiştirmezdim, gündüz giydiğim elbiselerle yatağın dışında bir yere uzanıp, sabaha kadar uyumazdım, kaldığım yer, adeta dar gelirdi. Bu şartlanma ve uyumsuzluğun sebebi; Kendi dışımdaki yaşamları, tanımadığımdan ileri geldiği çok açıktı.

Bencillik ve yardımlaşma konusunda, Örneğin; Seyahat ederken, yollarda bir problem yaşandığında, insanların tartışmasız ve karşılıksız olarak yardımınıza koştuğunu görüyorsunuz. Bu örnek yaşanmışlıklar insanın genel düşüncelerini olumlu yönde değiştirmekte ve bencil tutumu kısa sürede olumlu yöne sevk etmektedir.

ll (1)Adana

SEYAHATİN DERİNLİĞİ

İlk gezilerimde, ana yollarda seyahat eder, şehirlerin ana caddelerini ve merkezi yerlerini gezerdim. Bu ana yolların, şehir merkezlerinin ve ana caddelerin, biraz makyajlı ve cilalı olduğunu, külli hakikati ve güncel yaşamı, tam olarak anlatmadığını düşünmeye başlamıştım.

Bir zaman sonra, arka yollarda gitmeye, arka sokakları ve mahalle içlerini, gezmeye başlamıştım. Böylece gezdiğim alanlara daha duygusal bağlarla bağlandığımı, insanlarla kurduğum iletişimin daha kopmaz olduğunu, insanların gelenek ve göreneklerini düşündüğümden daha sıcak ve doğal olduğunu, fark ettim. Bu farkındalığın ise insanda fiziksel ve ruhsal arınma, sağladığını açık olarak gördüm.

Zaten sosyal hayatın, derinliğine inilmesi ile, iş yaşamında standart dışında, çözüm gerektiren zamanlarda ve safhalarda, kısacası  bir krizin, en iyi, nasıl yönetileceğini kendiliğinde kavrıyorsunuz.

Örneğin; Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat’ta, bir işimiz çıkmaza girmişti, işin çözümünü engelleyen, bir mühendisi nasıl ikna edeceğimizi düşünürken, bir gün sabah şehri baştan, başa gezmeye karar verdik. Şehrin pazar ve çarşısını, gezerek insanların yaşam tarzı hakkında kısa bilgi edinmiştik. Bu gezi, bize nasıl bir tutum takınacağımız hakkında kısa ve kesin yol gösterici olmuştu. Nihayet bir gün sonra, O mühendisle bir toplantı yaparak kendisini kısa sürede, ikna edebilmiştik.

Gezdikçe hayatın doğal ölçülerini, daha yakında tanıma fırsatı elde edildiği çok açık. Yaşam içinde diğer insanlarca daha verimli işler yapıldığını ve kendinizin de yapabileceğini görebiliyorsunuz. Nihayet yaradılışta insanlığa verilen cüz-i iradeyi doğru yönde kullanarak, yani yaradılışta verilen ancak sadece istemekle sınırlı olan, insan yüce yaradan dan isterse, Yüce Yaradan kulunun isteğini yerine getirmesi, Diğer bir deyişle kul sadece ister, Allah kulun isteğini yaratır. Bu sebeple insan iyi şeyler isteyip,hemde üzerine düşeni yaparsa, kader çizginizi düzeltme ve düzgün yürütme şansına kavuşur. Allah’ ın izni ile.

İnsan gezdikçe, yeni hedeflerin doğuş yolunu öğreniyor ve hedeflerin büyüdüğünü görüyor. Mutluluğun insan zihinde yerli yerince şekillenmesine yardımcı olduğunu iç dünyanızda görüyorsunuz. Daha disiplinli çalışmanın gereğine inanıyorsunuz. Doğaya ve insanlara daha çok güvenmeye başlıyorsunuz, Maddi gelecek endişesi ve mal edinme ya da mal stoklama düşüncesi nerede ise yok oluyor.

Yaptığınız işi daha düzgün yapmaya yöneliyorsunuz, iş hayatında edindiğiniz tecrübelerinizi, sizden sonra aynı görevi yapacak olanlara, daha geniş bir açıda aktarmaya çalışıyorsunuz. Öğretme metodunuzu, nasihat vermek yerine, O kişi ile birlikte örnek çalışarak öğretme yöntemini kullanmaya başlıyorsunuz,

Aklı daha verimli kullanabilir ve kafanızda daha sağlıklı analiz yapma, laboratuvarı inşa edebilirsiniz. Bu laboratuvarı büyütüp donanımını güçlendirdikçe, daha geniş analizler yapma şansını elde edebilirsiniz.

Öğrenmenin yollarında biri olan, okumak kaçınılmaz bir gerçektir. Ancak gezerek beş on dakikada öğrendiğiniz bir konuyu, okuyarak öğrenmeye kalktığınızda misli, misli zaman harcamak gerekir. Ayrıca okuyarak öğrenmekle gezip hissederek öğrenmek arasında çok büyük zaman ve kalıcı olma farkı vardır. Daha da önemlisi, sadece okuyarak öğrendiğinizde, konuyu yazan kişinin, taraflı tutum riski olabilmektedir. Aslında bu konunun üzerinde biraz daha derin düşününce, FİKİR ve YENİLİĞİN dipten geldiğini açık olarak algıladığınızı görüyorsunuz. Diğer bir deyişle, sokağa inmedikçe yeni fikirler ve yeni oluşumları öğrenmek mümkün değil, öğrenseniz bile öğrendiklerinizin ayağı yere tam basmadığını ve tam kanaat edemediğinizi düşünmektesiniz. Bu sebeple, hem okumak hem de gezmek, öğrenmeyi çok daha kolay ve doğru hale getirmektedir.

Taşra olarak tabir edilen; Özellikle tarım sahasında, yaşanan sistemi çok yakında görüyor ve yaşıyorsunuz. Dünya’da üretilen her bir şeyin, ham maddesinin toprakta çıkarıldığına göre, dolayısıyla yaşamın ana kapısının anahtarının da toprakta tarım yapanların elinde olduğu gerçeği, kendiliğinden ortaya çıkar. Buna rağmen, tarım sahasında çalışan insanların, tefeciler tarafından nasıl köle yapıldığını, çok yakında görüyorsunuz. Tarımda çalışan insanlar, ürettiği ürünleri,başka bir çıkış yolu olmadığı için, çok ucuza tefecilere teslim ediyor, bu ürünler satış noktalarına geldiği zaman, fiyatı en az dört misli artıyor. Böylece, hem köylülerin, hem tarımda çalışan işçilerin, hemde milyonlarca tüketicilerin ceplerindeki paralar bu tefeciler tarafından haksız olarak çekilip alınıyor.

Bunun çözümü ise, günümüz koşullarında, ya yüz yıldır Amerika’da uygulanan Devlet alım ve dağıtım sistemini kurmak, yada kuzey Avrupa ülkelerinde uygulanan Kooperatif sisteminin, ülkemizde kurarak, köylünün, tarımda çalışan işçilerin ve tüketicilerin kanını emen, bu tefecilerin sistemin dışına atılması gerektiğini, aksi takdirde bu tefeciliğin devam edeceğini gözünle görüyorsunuz.

Lütfen bir gidip, şu tarlalarda çalışanların durumunu, helede yevmiyecilik yapan göçebelerin durumunu bir görün, insanın yüreği dayanamaz. Çadırlarda yaşayan bu göçebelerin temiz bir içme suyuna dahi muhtaç olduklarını gözünüzle görürsünüz.

Nihayet; Köylünün, tarım işçilerinin ve tüketicilerin, kanını emen, üretim sahasında ürünleri, yok pahasına alıp şehirlerdeki stokçu tefecilere satan tefecilerle, şehirlerde stok yapıp, satış merkezlerine tarım ürünü satan tefecilerin, bu kazançları dinimize göre ticari kazanç değil, karınlarına doldurdukları ateştir. Din konusunda söz sahibi olani İslam alimlerimizin de bu sistemler üzerinde söz söylemesi bence önemli olur sanıyorum.

GB (3)Muğla

DEVAMLI YÜRÜYEN TÜRKLER VE SABİT PERS’LER

Dünya coğrafyasında, bazen toplu olarak yürüyüp, sınırlarını genişleten, bezende ferdi olarak yürüyüp var olan topluluklar içinde kendisine yer edinen Türkler, tarih boyunca devamlı olarak yürümüşler ve bu günde yürümeye devam etmektedirler. Zaten bilindiği gibi Yörük kelimesinin kökü yürümek kelimesinden gelmektedir. Dünyanın hiçbir yeri yok ki; Orada Türkler olmasın. İşte bu tarih boyu yürüyüşte; Türkler’ in nüfusu, Orta Asya’dan çıkarken binler le ifade edilirken, şimdi üç yüz milyonluk bir nüfusa gelmişlerdir. Türkler, tarih boyunca medeniyetlerini Dünya coğrafyasına yaymaya ve kendi medeniyetlerini geliştirmeye devam etmişlerdir. Yürümek toplumu, gezmek ise insanı, fikir olarak doldur, taşırır ve coşturur. Tarih bunun böylece ortaya koymaktadır. Aslında, Gezdin de ne anladın diyen Üniversite hocasının sorusunun cevabı kısaca bu olsa gerek.

M.Ö.4000 Yılından bu yana, Pers İmparatorluğu adıyla, aynı coğrafyada yaşamını sürdüren Sasani’ler/Farisiler, yani yeni adıyla İranlılar, bu gün en fazla otuz milyon bir nüfusa sahiptir. İran ülkesinin bu günkü nüfusu, seksen milyondur. Ancak bunun, yaklaşık kırk milyonu Türklerden ve yaklaşık on milyonu ise, başka milletlerden oluşmaktadır. Görüldüğü gibi yürümek aynı zamanda bir yok olmama olgusudur. Bunun yanında medeniyet taşıma ve kendi medeniyetini geliştirme olgusudur.

Herkesin bildiği ve kabul ettiği gibi, Dünyanın en zor yönetilecek bölgesi, her yönü ile Anadolu dur. Anadolu’da gelip geçen tüm milletler yok olmuşlardır. Ama Türkler Dünyada yönetilmesi en zor olan, Anadolu’yu tarih boyunca yürürken elde ettikleri, derin tecrübeleri ile Dünya var oldukça yönetebileceklerini ispat etmişlerdir.

GB (2)Manisa

GEZİ YAZMA BORCU

Seyahatlerimi yazmayı, kat etiğim yollara, gezdiği şehirlere, ilçelere, mahallelere, köylere, dağlara ve bitkilere, bir borcum olarak düşündüm ve yazmaya başladım. Şimdiye kadar kırk beş adet seyahat yazısı yazdım ve yayınladım. Gezdiğim yerleri, şimdi gezmeyi planlayan insanlara karşı borcum oluğunu, onlar için bir ön bilgi olacağını düşündüm.

Gezdikçe dünyanın ve insanların daha iyi anlaşılabileceğini, yazdıkça daha faydalı olacağımı,  Dünyayı daha geniş bir fotoğrafta anlatmayı, daha’ da önemlisi; Fotoğrafın boş alanlarının da, anlamlandırılabileceğini, dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Zaten bir insan duruyorsa bitmiş demektir.  Gördüğüm kadarıyla, gezip ders alarak sosyal hayatı tamir edebiliriz. Düşünceme göre gezen her insan fikri olarak dolar, kendisini aşar, taşar ve coşar.

GB (1)Çanakkale

YOLCULUK DOĞAL GERÇEK 

Yukarıda bahsettiğim Üniversite hocasının, küçümseyici bir tutumla, sorduğu sorudan sonra, gezmenin insan için neden gerekli olduğunu ve diğer insanların bu konudaki hislerini ve düşüncelerini öğrenmeye yöneldim. Kısacası gezmenin sosyolojik ve psikolojik yönlerini anlamaya çalıştım. Kısacası bu konuda edindiğim kanaate göre; Gezmek, yürümek yada hicret etmek; Önce insanın içinde başlar, bedene yerleştikten sonra, insan ruhuna doğru yol alır. Bu yolculuk galiba bir yönü ile ders almayı öğretmektedir.

Bu konu üzerinde düşünürken ve araştırırken, Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde bu konunun kıssalar halinde tekrarlandığı gördüm.  Bunlar şöyledir. Tevbe-112 Nahl-36 Enam-6 11 Neml-67,68 ve 69 Secde-26 Fatır-44 Hicr-75-79 Zariyat-37 Hac-45-46 Meryem-74 ve Kaf-36 ayetleridir.

Örneğin;

Fatır süresinin 44.Ayetinde, Allah insanlara şöyle seslenmektedir. “Yeryüzünde gezip, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görmezler mi? Onlar, kendilerinden daha kuvvetliydiler. Göklerde ve yerde Allah’ı aciz bırakabilecek yoktur. Şüphesiz O bilendir, Kadir olandır.”

Enam süresinin 11. Ayetinde, Allah insanlara şöyle seslenmektedir. “ De ki; “Yeryüzünde gezip dolaşın, sonra da yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bir bakın.”

Ali İmran süresinin 137. Ayetinde, Allah insanlara şöyle seslenmektedir. “Sizden önce neler gelip geçmiştir. Yeryüzünde gezin de, yalancıların sonunun ne olduğuna bir bakın.”

İşte Yukarıda yer alan, Sure’i celil eden anlatıldığı gibi; Yüce Allah, dünya yüzünde gezerek ders çıkarmamızı ve Ona göre karar verip davranmamızı istiyor.

Zaten doğal hayatın, değişmez ölçülerine bakınca, insanın yaşamı temel olarak, bir zaman ve mekân dairesinde devam etmektedir. Görüldüğü gibi, insanın zaman ve mekân dairesi dışında, bir tercih şansı’ da yoktur. Hayatın doğal ölçülerini daha ayrıntılı olarak ele aldığımızda; Herkesin yaşayıp gördüğü ve bildiği, zaman ve mekan dairesi, şöyle değilimdir?

İnsanoğlu yolculuğa, annesinin doğum yollarında başlayarak, ömrünün sonuna kadar, değişik mekanlarda kesintisiz bir yolculuk yapma ve hicret etme çizgisi içindedir. Çünkü, İnsan tek başına olamaz, hayatı daha iyi yaşamak ve daha çok mutlu olmak için, mutlaka kendi dışındaki insanlarla veya çevresi ile ilişki kurma zarureti ile karşı karşıyadır.

İnsanın diğer insanlarla ilişki kurma zarureti, temelde insanın yaşam ihtiyaçlarından, merakından, tanıma ve tanımlama, yani öğrenme arzusu içinde olmaktan, ileri gelmektedir. İnsan bu öğrenme arzusu ve ihtiyacını karşılama zarureti sebebi ile ömrünün sonuna kadar, diğer insanlarla iletişimini, zorunlu olarak devam ettirir.

Bunu dışında, insanın kendisinin akıl sınırlarını aşan, konuları da öğrenmeye, çok arzulu olduğunu hemen hepimiz kendi yaşamımızda biliriz. Mesela; Gökyüzüne bakıp acaba diğer tarafta neler var diye düşünüp merak ederiz. Ayrıca geçmişimizi ve geldiğimiz yerleri sürekli olarak ararız araştırırız ve merak ederiz. En basitinden her insan kendi soyunu öğrenme arzusu içinde, devamlı olarak meşgul olur. En azında bu konularda devamlı bir sohbet içinde oluruz. Nihayet insan devamlı bir bilgi, birikimi yapmak, isteği ile karşı karşıyadır.

Zaten, insan geleceğinin daha düzgün olması için, geçmişini bilip, ondan ders çıkarması, mecburi bir haldir. Bu sebeple geçmişini öğrenmek, gerekli ve önemlidir. Bunun en sağlam yolu ise gezmek ve okumak, olarak karşımıza çıkmaktadır.

Diğer yandan; Yazılmış yazıların bazılarında, gerçek olmayan çıkara yönelik olduğunu ya da bir şeyleri gereksiz ve haksız olarak yüceltildiğini,  ya da bazı şeylerin haksız yere kötülendiğini görmekteyiz. Bu sebeple mümkün olduğunca ve fırsat buldukça olanaklar dahilinde daha çok gezip kanıtları yerinde görmemiz halinde bu tür yanlış yönlendirmelerin önüne geçileceği tartışmasız olmaktadır.

Örneğin; Bazı turizm yazısı yazan insanlar, para karşılığında, bir yerin turist sayısı artsın diye, yalan, yanlış, abartılı süslü püslü ve cilalanmış birçok berbat şehri överek insanların paralarını ve zamanlarını boş yere harcamasına sebep oluyorlar. Hatta bu çıkarcılar, güzelin ve iyinin tanımını değiştirerek zihin bulanıklığı yaratıyorlar. Mesela, Venedik şehrini öylesine betimleme yaparak anlatıyorlar ki; Sen dersin artık ben bu hayatta iken Venedik’e gitmezsem çok büyük bir eksiğim ve suçum olur. Venedik’e gidip gördüğümde tam bir felaketle ve kandırılmışlık hisleri ile döndüğümü Venedik Seyahati yazısında geniş olarak anlatmıştım.

Bazı, siyaset yazarları ise Avrupa’yı övüp duruyorlar, buna karşılık bizi aşağılıyorlar. Hâlbuki; O övdükleri Avrupa ile Ülkemiz arasındaki farkın sebeplerini ve çözüm yollarını anlatmayı yapabilseler ortada hiçte aşağılayacak bir şeyin olmadığı ortaya çıkacaktır. Ama işte bazı yazarların niyeti kötü olunca, bu bir türlü gerçekleşmiyor. Tarihçiler, Arkeologlar, Biyoloji uzmanları ve Bilim adamları toplumların geçmişi hakkında ve bu günü hakkında doğruları Dünya yüzünde daha çok araştırıp, Tarihi geçmişin ve bu günün yaşanmışlığını Batı medeniyetini yüceltmek için kullanımının önüne geçmeleri hem acil hem’ de önemli sanıyorum

BAŞLAMA HİKAYESİ

2004 Yılının Kasım ayında on kişilik bir arkadaş ortamında seyahatler konusunda sohbet ediyorduk. Sohbet epeyce ilerlemişti ki… Öğretmenlik yapan bir bayan, birden şöyle dedi; Bizde Türkiye’ yi gezmek istiyoruz ama, Acaba nereden başlasak..?  Plaka numarasına göre 01-ADANA’ mı başlayalım…? 

Siz nasıl başlamıştınız deyince…?

Herkes biri birine baktı….!!!  Biraz gülümsemeler oldu… Sizin kolayınıza nasıl geliyorsa, oradan başlayın dedim. Ve hızlıca konuyu değiştirerek, gülme ortamında çıkmaya çalıştık… Yeni bir seyahatname yazısında buluşmak üzere, Sağlıklı, sevgi ve muhabbetle kalın. Rıza Çubuk.

a

Yazar

Gezdikçe; Dünyası büyüyor,hedefleri çoğalıyor, ön yargıları azalıyor, gönül zenginliği artıyor, ibret alıyor … Gezdikçe; Kendini keşfediyor, keşfettikçe başka eksiklerini görüyor, eksikleri farklı şeylerle tamamlıyor, tamamlarken öğreniyor, öğrenirken öğretiyor, öğretirken daha iyi anlıyor, daha iyi anladıkça daha çok öğrenmek istiyor, daha çok öğrenmek istedikçe gezme arzusu daha da artıyor… Geziyorum, tecrübe ediyorum ve bunları fotoğraflarımın yanında yazılarımla paylaşıyorum. Bu paylaşımın özünde, hayatımızı, çevremizi ve diğer tüm hayatları elimden geldiğince sosyal tarihin sayfalarına aktarmaya çalışıyorum… Aslında, geçici göç olarak tarif edebileceğimiz seyahat, İnsan hayatının başlangıcı ile sonu arasında devamlı bir biçimde var olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, göç insanın kaderidir, demek yanlış olmayacaktır sanıyorum…