ROMA SEYAHATİ

ROMA SEYAHATİ

FLORANSA ESNAFI ÇOK MEDENİ VE ÇOK MİSAFİR PERVER

26 Eylül 2014 akşamında MESTRE’de bindiğim, Trende bırakın oturacak yeri ayakta duracak yer dahi kısıtlı haldeydi. Sebebi ise; Hani şu medeni denen insanlar odalara girmişler valizlerinde yanlarındaki koltuklara doldurmuşlar oturacak yer kalmamış tabi. Ayakta dört saat yolculuktan sonra Floransa’ya vardık o gece de hiç uyumadım. Tam bir külüstür olduğunu sonradan anladığım Tren 249 kilometre yolu dört saate kat ederek 27 Eylül 2014 Cumartesi günü sabahında Floransa ana garına vardı.

Floransa Tren garında iner inmez, garı hemen terk ederek şehir merkezine doğru yürümeye başladım. Floransa küçük bir şehir gezilecek yerler biri birine çok yakın. Şehri dairesel bir yürüyüşle gezdim ve fotoğraflar çektim.

Geldiğim bir geniş sokak üzerinde yer alan bir kafeden tuvalete gitmek istedim. İçeriye girdiğimde kasada duran adamdan müsaade istedim tamam dedi ve önündeki bir düğmeye basarak tuvaletin kapısını açtı. Elimdeki valizi bir kenara bırakarak, iki kat aşağı indim ve kısa bir süre sonra çıkarak adama teşekkür ettim. Adam yüzüme dikkatli olarak bakıyordu, ben iki adım atmıştım’ ki, adam birden bağırdı.!!! Nereye gidiyorsun dedi.? İngilizce olarak. Dönüp adama baktığımda bir EURO borcumun olduğunu vermeden nereye gittiğimi tekrar etti, içeride dört kişi müşteri bulunuyordu. Şöyle böyle konuşabildiğim İngilizcem ile adama neden bağırdığını, bağırmaya hakkı olmadığını söyledikten sonra, parasını ödedim ve terk ettim. Adamın para isteyeceğini hiç düşünmediğim için dikkatlice yüzüme bakışında bir şey anlayamamıştım.

Şimdi düşünün.!!! Türkiye’de nereye giderseniz gidin, herhangi bir esnaf, sizden tuvaleti kullandığınız için para ister mi.? Böyle bir şeyle karşılaşır mısınız.? Böylesine insani zorunluluk olan bir tuvalet için dahi insanlığı ayaklar altında çiğneyen Avrupalı kültürü gerçekten tiksindirici bir seviyeyi çoktan aşmıştır. Burada önemli olan Bir EURO değil elbette, Önemli ve kötü olan Avrupa insanının özümsediği bu Ka’rı katlama anlayışıdır. Bu örnek bana göre vahşiliğin ötesinde bir durum olsa gerek. Parayı ve her fırsatta maddi menfaati putlaştıran adeta paraya tapan bir zihniyet nasıl insani esaslar çerçevesinde medeni olabilir ki,  yada adlandırılabilir ki..!!!

Ülkemizde yaşadığı halde kökünde kopmuş yâda koparılmış ve bunun farkında bile olmayan, sadece bu günü görebilen ve sadece bu günü yaşayan zihni bulanmış bazı başıboş insanlarımız, Bizim insani esaslara dayalı olarak davranış gösteren muhteşem insanlarımızı ve muhteşem kültürümüzü göçebe kültürlü diyerek küçümseyip; Buna karşılık, her alanda KA’RI KATLAMA anlayışına sahip Avrupa’da olan birkaç çok basit; İşte efendim, kırmızı ışıkta kimse geçmiyormuş veya arabalar yayalara çok saygılı imiş, Emniyet şeridinde kimse gitmezmiş, Arabalar kaldırımlara park etmiyormuş, gibi sırf şekli örnekler vererek göklere çıkarıyorlar. Bu çıkmaz düşünce sokağına girmiş olanlar lütfen bir daha düşünsünler. Bu örnekler elbette güzel, ancak bu örnekler insani esaslara dayanan bir medeniyetin değil, sömürgecilikte elde edilmiş paralarla kurulan alt yapılar ile ince ve keskin kanunların birer sonucudur. Diğer taraftan onlarda bizim gibi saatlerce trafikte beklesinler de o zaman bakalım Avrupa da insanlar nasıl davranıyor. Sonuç olarak bizde eleştirilen konuların mecburiyetten olduğunu da gözden saklamamalı ya da kaçırmamalıdır.

Şimdi diyebilirsiniz ki peki biz neden Avrupa’daki gibi güzel alt yapılar kuramıyoruz. E biz tarihin her hangi bir zamanında Avrupa gibi sömürgeci olmadık veya savaş ganimeti elde etmedik ki. Osmanlı zamanında dahi toplanan vergiler yine vergilerin toplandığı topraklara yatırım olarak dönmüştür. Afrika’yı iliklerine kadar sömüren Avrupa bakın bakalım Afrika’ya hiçbir yatırım yapmış mı? acaba, Ayrıca Avrupa sanayi inkılabı yaparken biz daha düne kadar başımızı savaştan kurtarmanın ıstırabı içindeydik. Bu tarihi gerçeklere rağmen, Körü körüne insanlarımızı ve kültürümüzü kötüleyen insanlar lütfen bir daha düşünsünler. Hani şu para alarak yazı yazıp Avrupa’yı övenlere diyecek bir şeyim yok zaten.

Floransa’da yaşadığım bu insani esaslarla uzakta yakında ilgisi olmayan her alanda Ka’rı Katlama anlayışının sevimsiz yüzünden uzaklaşmak için, aynı gün hızlı trende bilet alarak iki saate sonra Roma’ya vardım. Roma Garında inince biraz daha mutlu olmuştum, çünkü Ülkeme döneceğim zaman daha da yaklaşmıştı kendimi çok daha özgür hissettim. Avrupa’nın genelinde var olan sıkıcı girdabında kurtuluyordum artık.

İ (7)(Floransa)

AVRUPA’NIN GENELİNDE ÖZGÜRLÜĞÜN TOPLAMI ÇOK YALNIZ KALMIŞ

Avrupa’nın genelinde gördüğüm kadarı ile Devletler insanların üzerinde sıkı bir denetim kurarak yaşama ölçülerini inceden inceye kanunlaştırarak, insanların ruhen özgürlüğünü tamamen kontrolde tutma yolunu bulmuşlar ve seçmişlerdir.

Bu sıkı denetim ve yaşam ölçüleri genel olarak insanların biri birine karşı haklarını korumak yâda davranışlarını düzenlemekten ziyade, sistemde haksız çıkar sağlayanların rahatını ve güvenliğini korumaya yönelik olduğu, ayan beyan olarak ortada gözükmektedir.

Zaten sadece para temeline dayalı, her alanda Ka’rı Katlama anlayışı temeline dayalı Avrupa sisteminde insanlarda ruh özgürlüğünü beklemek yanlış olur sanıyorum. Diğer yandan, bu sistemde var olan maddi hak ve hukuk dağılımını, Allah’ın bize bildirdiği hakça bölüşümü şeklinde beklemek beyhude olur. Gördüğüm kadarı ile bu sistemin bir felsefesi de yoktur. Sadece birilerinin maddi çıkarlarını koruyan ve güvenliğini sağlayan inceltilmiş, ayrıntılı ve keskin kanunlar var.

Avrupa insanı bu inceltilmiş, ayrıntılı ve keskin kanunlara güvenerek toplumsal yaşama ve biri birlerine olan ihtiyaçlarının kalmadığının düşünerek ve bunun sonucuna vararak. Yalnızlığı seçip, ruhen özgür olacaklarını ve maddi olarak rahat edeceklerini düşünmüşler. Ancak zaman içinde, her alanda ka’rı katlama temeline dayalı bu ince ve keskin kanunlar insanlarda paradan para kazanma anlayışına evirilerek yönetir olmuştur. Bu yalnızlık toplumsallığı bitirmiş ve bu yalnızlık insanları bunalıma götürünce bu defada çözüm olarak alkol ve uyuşturucunun pençesine düşmüşlerdir. Sonuç olarak toplumu insanın içindeki arzuları ve korkuları yönetmeye başlamıştır. Aile kurumu yok olmuş. Aile kurumu yok olunca, toplumsallık da yok olmuş. Geriye ise sadece paranın peşinde koşmak kalmış. Paranın peşinde koşan bir anlayışın sahibi insanların kendi iradesi ile hareket ettiğini söylemek galiba mümkün değildir.  Kendi iradesi ile hareket edemeyen içindeki arzularının ve korkularının esiri olan insanların ruhen özgür olduğunu söylemek mümkün müdür.

Hâlbuki esas olan ruh özgürlüğüdür. Ruhen özgür olan insan, içindeki arzularını gemleyebilen ve içindeki korkularını yenebilmiş insandır sanıyorum. İnsanın ruhu özgür değilse, maddi özgürlüğün bir kıymeti olmaz zaten, herkes yaşamında bunu kendi içinde derinden derine tecrübe etmiştir ve etmektedir tekrar etmeye gerek yoktur sanıyorum.

İnsanın ruhen özgür olması için, toplumsal bir hayat sürmesi gerekir. İnsanı yönlendiren ve ayakta tutan insanın içindeki hislerinin toplamı olduğuna göre, İnsan hislerini en güzel olarak ancak toplumsal bir ortamda sağlıklı olarak yaşayabilir. İnsanı özgür kılan içindeki hisleri ile aklı birleşince insanın hayattaki faaliyetleri fiilen ortaya çıktığına göre, Bu durumda insanın yanlış yönelimlerini engellemek ancak insanın inancı, davranışı, evrensel hukuk ve evrensel ahlakın eğitimi ile mümkün olabilir. Avrupa sisteminde olduğu gibi paradan para kazanma temeline dayalı, inceden inceye kanun çıkarılarak değil.

Yüce yaratanın insanlığa tebliğ ettiği yeryüzünün değişmez kitabı Kur’an-ı Kerim’in, Bakara süresinin otuzuncu suresi şöyledir; “ Hani Rabbin, Meleklere: Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim demişti. Onlar da: Biz seni şükrünle yüceltir ve takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kan dökecek birini mi var edeceksin? Dediler. (Allah:) Şüphesiz sizin bilmediğinizi ben bilirim dedi.”

Bu surede anlatılanları, İslam Âlimlerinin birçoğu Yüce yaratanın âdemoğullarının yeryüzünde yapacağı olumsuzlukları bildiği halde;  “Şüphesiz sizin bilmediğinizi ben bilirim” diyerek insanoğlunu özgür olarak yaratmıştır.

Genel olarak Avrupa’da toplumsallığın oldukça zayıflamış olduğunu galiba herkes görmekte, bilmekte ve söylemektedir. Bu durumda Avrupa genelinde “İnsan özgürlüğünün toplamı olan, insanın içinde yaşattığı hislerinin toplamı, tamamen, çok yalnız ve boynunun bükük kaldığını” söylemek yanlış olmaz diye düşünüyorum.

Yani İslam Âlimlerinin birçoğunun belirttiği gibi yüce yaratanın insanoğluna verdiği özgürlüğü Avrupa sistemi birilerinin maddi çıkarlarını korumak için, inceden inceye kanunlar çıkararak, insanları kendi içindeki arzu ve korkularını kölesi yapmıştır. insanın ruh özgürlüğünü elinde almış ve medeniyet adı altında bir gergefin içinde yalnızlığa sürüklemişe benziyor.

ROMA’YA GELDİĞİMDE DUYGULARIM UÇUYORDU

Tren Roma garında durduğunda, derin bir mutluluk hissettim. Duygularım adeta uçuyordu çünkü Avrupa’nın genelinde hakim olan girdaplardan kurtuluyordum. Ülkeme döneceğim zaman daha da yaklaşmıştı, kendimi çok daha özgür hissettim.

Roma Garında indiğimde çevreyi geniş bir şekilde gezerek otel aradım. Otel bulduktan sonra yeniden Gar civarına geldim. Çünkü Gar civarı merkez bir noktadır. Artık akşam olmuştu. Roma Avrupa’nın diğer şehirlerine göre daha ucuz bir şehir. Roma’da Ulaşımda sorun yoktur. Ancak çok sayıda dilenci var. Roma’yı, gezmek oldukça kolay. Bence şehri daha iyi görmek, anlamak için, şehrin tadını çıkarmak için, mümkün olduğunca yürüyerek gezmek gerekir. Roma’da yaklaşık on beş bin Türk yaşamaktadır. Roma’da Avrupa’nın diğer şehirlerinde göremediğiniz kadar çok sayıda İşportacı var.

ROMA’DA DOLU ÜÇ GEZİ GÜNÜ

Tarih 28 Eylül Pazar günü sabah erken bir saatte oteli terk ederek, Metro ile Vatikan’ı gezmeye gittim Vatikan müzesine giriş ücretsizmiş ancak yaklaşık bir kilometre kuyruk vardı. Her neyse Müzeye gezdikten sonra Vatikan müzesinin hemen arkasında yer alan ve her Pazar günü Papa’nın halkın önüne çıktığı San Pietro Meydanı bulunmaktadır. Vatikan gezisini bitirdikten sonra Vatikan civarında uzun bir süre yürüyerek caddeleri ve sokakları turladım. Bu gezi sırasında Turgut adındaki bir büfe sahibi ile sohbet ettik.

Öğleden sonra Kolezyum’a gittim ve sonraki zamanlarda Roma’yı Metro ile plansız bir şekilde gezip fotoğraflar çektikten sonra akşam oldu. Yeniden Roma Garına geldim. Çünkü garın hemen karşısında İSTANBUL DÖNER RESTORAN bulunmaktadır. Hem bu restoranda yemek yiyebilmek hem de bu Restoranın sahibi ile bir gün önce tanıştığımda sohbet etmek için yeniden gelmemi istemişti. Malatya’nın Doğanşehir İlçesinde on beş yıl önce gelmiş, Cafer Tatar abi. Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde restoranlar açtığını birden çok restoranı olduğunu anlattı

Cafer abi müşterilerine çayı bedava olarak veriyor. Hem döner hem kebap yapıyor hem de sulu yemek yapıyor. Cafer abi on beş sene önce geldiğini fabrikalarda çalışıp yönetici olduğunu ve para biriktirerek restoranlar açtığını anlattı.

Cafer abi senelerdir Avrupa da yaşadığı halde O muhteşem kendi kültüründe hiçbir şey kaybetmemiş hatta kendi öz kültürünü koruyarak Avrupa da görüp şekilcilik dışındaki alması gereken iyi taraflarını alarak insanlığın temel unsurlarını kendisinde toplamış ve sonuçta çok örnek alınacak bir insan davranışı sergilemektedir.

Cafer abi sohbeti sırasında Türklerin ve Çinlilerin burada çok iyi bir imaja sahip olduklarını, herkesin işinde gücünde olduğunu boşta gezmediklerini kötü işlerle uğraşmadıklarını anlattı. Bu restorana ayda on bin Euro kira ödediğini anlattı. İtalya’da bulunan Hintlilerin kırk elli kişinin birleşip bir dükkan açtığını ve çalıştırdıklarını, Çinlilerin ise çok sayıda yerler satın aldıklarını iş yerleri kurduklarını yanlarında ise sadece Çinlileri çalıştırdıklarını böylece hem iş yapıyorlar hem de nüfuslarını dışarıya taşıyorlar dedi.

Roma’da çok sayıda dilenci var Kolezyumda dönerken bir köşede üstü başı düğün bir adam önüme durup sigara istedi bende sigara paketini uzatınca adam paketin içinde üç tane sigara aldı bu durumu Cafer abiye anlattığımda bana şunları söyledi. Ben burada sadece dilencileri kovsun diye bir adam çalıştırıyorum Çünkü dedi dilenciler gelip masada yemek yiyen müşterilerin yemeğinin yarısını istiyorlar. Mesela müşterinin önünde iki tane hamburger varsa dilenciler gelip birini istiyorlar. Tabi böyle olunca müşteri kayıp etmeye başladık. Çare olarak da bir kişi devamlı olarak müşterilere musallat olan dilencileri kovuyor. Ayrıca burada günde üç dört kişiye parasız yemek vermek zorunda kalıyoruz çünkü adam gelip param yok diye yalvarıp duruyor, bizde bazılarını kovuyoruz ama kovamadıklarımıza parasız yemek vermek zorunda kalıyoruz.

Restoranda otururken tanıştığım Diyarbakırlı Aziz’in anlattığı oldukça iyi niyetli ve mantıklı düşüncelerine sevinmiştim. Aziz kardeşim şunlar anlattı; Türkiye’de devlet herkesi kim olduğuna bakmadan okuttu ve destek oldu, bizlerin bir yerler gelmemizi sağladı. Ancak bazılarımız dış devletlerin kışkırtması ve yönlendirmesi ile ayrımcılık gütmeye başladı. Ben kesinlikle ayrımcılığa ve bölünmeye karşıyım dedi. Bu konudaki görüşünü şöyle açıkladı;  Eğer biz bölünürsek dış güçler bizi bir sabunun erimesi misali yok ederler. Ancak bizler bir annenin iki çocuğu gibiyiz bölünmemize imkanı yoktur. Şimdi yapmamız gereken öz kültürümüzden kopmamaktır. Bak işte Acemler öz kültürünü koruyorlar kimse bir şey yapamıyor.

Tanıştığım diğer bir arkadaş Muş/Varto’lu Ahmet Gönül sevdiği kızın altı ay önce başkası ile evlendiğini anlattı. Ahmet öylesine hürmetkâr bir arkadaş ki beni gezdirmek ve bir şeyler ikram etmek istedi. Sonra kendisi ile epeyi gezdik ve bana kahve ve yemek ikram etti ve uzun uzun sohbet ettik.

Tanıştığım diğer bir arkadaş Urfa/Halfetili Hasan kardeşim halasının kızını sevdiğini ancak sevdiğini başkasına verdiklerini uzun uzun anlattı.

BÜFECİ TURGUT’UN ANLATTIKLARI

Vatikan civarında caddeleri ve sokakları gezerken tanıştığım büfeci Turgut şunları anlattı; Bizim memleketlilerin durumu bence çok iyi ancak buraya yeni gelmeye başlayan Doğu Avrupa’ lıların çoğunun hırsızlık ve dilencilik gibi işler yaptığını, Ancak en kötü nama Arapların sahip olduğunu, Arapların çoğunun sarhoş gezdiğini ve her yerde bir sorun çıkardıklarını, İnsana arkadan vurma konusunda çok ünlüler dedi, özellikle Fas ‘lılar çok problemli durumdalar. Sana geçen gün yaşadığımız bir örneği anlatayım dedi; Geçen gün akşam iki Arap bir lokantaya gelmişler içmişler ayakta duramıyorlar, Masaya oturdular döner yemek istediklerini söylediler, ancak Dönerin helal etten olup olmadığını sordular, E yani insan ne diyeceğini bilemiyor tabi, İşte böylesine dengesiz insanlar buradaki Araplar dedi.

DÖNÜŞ YOLU

29 Eylül saat 19.00 İstanbul’a dönecektim. Roma Garının önünde kalkan otobüslere üç saat önce binerek hava alanına geldim. Biniş kartını almak için THY peronuna gittim kalabalık bir kuyruk vardı. Bizim perondan daha kalabalık bir peron yoktu. Sırada bekleyenlere sordum çoğu yabancı idi Türk olan çok azdı. THY’ye rağbet oldukça yüksekti. Biniş kartını aldıktan sonra polis kontrolünde geçerek asansör ile bir trene iniyorsunuz tren kısa bir süre sonra yeni bir asansörün kapısında duruyor ve indiriyor böylece son bekleme salonuna geliyorsunuz. Bu bekleme salonunda direkte olarak körüğe yanaşmış uçağa bindik. Yeni bir seyahat yazısında buluşmak üzere sağlıklı, sevgi ve muhabbetle kalın. Saygılarımla, Rıza Çubuk.

Yazar

Gezdikçe; Dünyası büyüyor,hedefleri çoğalıyor, ön yargıları azalıyor, gönül zenginliği artıyor, ibret alıyor … Gezdikçe; Kendini keşfediyor, keşfettikçe başka eksiklerini görüyor, eksikleri farklı şeylerle tamamlıyor, tamamlarken öğreniyor, öğrenirken öğretiyor, öğretirken daha iyi anlıyor, daha iyi anladıkça daha çok öğrenmek istiyor, daha çok öğrenmek istedikçe gezme arzusu daha da artıyor… Geziyorum, tecrübe ediyorum ve bunları fotoğraflarımın yanında yazılarımla paylaşıyorum. Bu paylaşımın özünde, hayatımızı, çevremizi ve diğer tüm hayatları elimden geldiğince sosyal tarihin sayfalarına aktarmaya çalışıyorum… Aslında, geçici göç olarak tarif edebileceğimiz seyahat, İnsan hayatının başlangıcı ile sonu arasında devamlı bir biçimde var olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, göç insanın kaderidir, demek yanlış olmayacaktır sanıyorum…