MUĞLA SEYAHATİ

MUĞLA SEYAHATİ

MUĞLA ŞEHRİNDE MEHMET AMCA ÇOK DERİN BİR AH ÇEKTİ
Öteden beri gezmeyi seven birisi olarak 2000 Yılına kadar hemen tüm Ege ve Akdeniz tatil beldelerini hem gezmiş hem’ de tatil yapmıştık. Ancak, yolumuz Datça ilçesine bir türlü düşmemişti. İş yerinde bir arkadaşımla tatil yerleri hakkında sohbet ederken, Arkadaşım, Datça ilçesinin Palamut bükü beldesine gitmemi ve gittiğimde memnun kalacağımı söylemişti. İlk defa 2000 yılı Temmuz ayında önce Marmaris ilçesinde geçerek Datça’ya gitmiştik. Datça’nın yolları çok dar ve dönemeçli durumdaydı Marmaris ’den sonra yaklaşık 70 kilometre yol gitmiştik. İlk gittiğimizde Palamut bükü sahiline ilk girişte yer alan Ceylan motelde kalmıştık.
Muğla şehrinin her yerini gezip çok sayıda anım oldu ancak bu yazımda bir kısmını anlatacağım. Geri kalanları sonraki seyahat yazılarımda anlatmaya çalışacağım.
Palamut bükü çok sakindi ve insanları misafirlere karşı samimiyetlerini halen kaybetmemişlerdi. Hani ya, şu gelişmiş bazı tatil beldelerinde insana, temelinde samimiyet olmayan sizinle konuşurken sözüne, efendim; kelimesi ile başlayan kibarlık davranışları gösterip, diğer yandan söğüşleme yapan davranış belirtileri burada daha az durumdaydı.
Biz daha sonra her sene Palamut bükünde tatil yapmaya devam ettik ve Palamut bükünü yukarıda gören KÖY-KENT projesi için ayrılmış yerde bir arsa almıştık.

M (8)Muğla
DATÇA VE BETÇE
Muğla şehrinin uzak ilçesi olan Datça Türkiye haritasının güney batısının tam olarak köşesinde yer alır. Datça ilçesi genellikle oldukça engebeli ve dağlık bir arazi yapısına sahiptir. Datça ilçesi tam olarak yarımadadır. Ve burada Bozdağ, Karadağ, Emecik Dağı ve Yarık Dağları bulunmaktadır. Bu dağların ve arazilerin yaklaşık % 80’i ormanlıklarla kapalıdır. Geri kalan yerler tarım alandır. Reşadiye bölgesi ovadır, Palamut bükü ve Mesudiye ovadır. Burgaz ve Kızlan bölgeleri birer düzlük olarak yer almaktadır.
Datça ilçesine kara yolu ile sadece Marmaris ilçesinde geçilerek ulaşılır. Datça ilçesinin sahilleri kilometrelerce uzundur. Denize girilecek onlarca koyları vardır. Datça, ilçesinde nem oranı düşüktür. İnsanı rahatsız etmez. Özellikle kuzeyden esen rüzgârlar sıcaklığın ve nemin etkisini azaltır.
Datça’nın batısında yer alan bölgeye, BETÇE diyorlar. BETÇE bölgesine, Datça ilçesini geçtikten sonra yaklaşık on beş kilometrelik zorlu yollarını kat ederek ulaşılabilir bir bölgedir. Betçe Bölgesinde turizm yerleri olarak Palamut bükü ve Hayıt bükü vardır, diğer yerleri köylerden oluşur. Betçe bölgesinde altı adet köy vardır. Palamut büküne giderken Yaka köyden geçilir. Knidos antik şehri ise Betçe bölgesinin en batı ucunda yer almaktadır.
Betçe bölgesinde çok sayıda badem ağacı bahçeleri vardır. Badem ağaçları ocak ayında çiçek açarlar.
Datça ilçesinin yemekleri genellikle çok çeşitli zeytinyağlı yemeklerde ve deniz ürünlerinde oluşur. Bölgede özellikle zeytinyağlı Kabak çiçeği dolması ünlüdür.
Kendilerini Betçeli diye adlandıranların şivesi biraz değişiktir. Betçe bölgesinde yaşayanların büyük kısmı GİRİT adasında göçle geldiklerini söylediler. Türkçeleri Anadolu’nun diğer bölgeleri ile tam olarak aynısıdır. Anadolu’nun bazı iç bölgelerinde göz çapağına Şibik derler burada da göz çapağına Şibik diyorlar.
Datça’nın büyük kısmı sit alanıdır. Bu sebeple özellikle köylerde yapılaşma tamamen yasak durumdadır. Sadece eskiden yapılmış bir evi yenilebilirsiniz veya yıkılmış olan evlerin temeli baz alınarak evi yeniden yapabilirsiniz. Datça’da çok lüks oteller ve eğlence yerleri yoktur. Ancak insan orada bunu aramıyor desem pek’ de yalan yanlış olmaz. Özellikle Betçe bölgesindeki köylerde çok sayıda yabancı yer almış ve yerleşmiş durumdadır. Daha çok İngilizler buralarda yaşamaktadır.
Bölge insanını Kocadağ dedikleri dağda çok çeşitli bitki örtüsü vardır Bölgede, Doğu Anadolu da keçiboynuzu denilen ve burada Harnup denilen çok sayıda ağaç vardır. Bu bölgede tanınmış ve emekli hayatı yaşayan çok sayıda insan bulunmaktadır.
M (62)Datça/Knidos Antik Kenti
BU ÇOCUK ARPA YİYOR, AH HA MEMMED EMMİ
Artık her sene gittiğimiz Palamut bükünde çok sayıda tanıdık ve hatta arkadaşımız olmuştu. Bunlardan birisi de Yaka köylü Mehmet amca idi. Mehmet amca yaklaşık yetmiş yaşında olan zayıf ince ve orta boylu bir yapıya sahipti. Mehmet amcanın çok sakin ve durgun bir hali vardı. Mehmet amca insanlara karşı, oldukça sevgi ve muhabbet besler ve saygı ile yaklaşırdı. Mehmet Amcaya KOCA MEHMET derler, Yörede bu isimle anılır.Mehmet amca ile sohbete girdiğimde oldukça geniş cepheli bir düşünce sistematiğine sahip olduğunu gördüm. Mehmet amca askerliğini İstanbul’da yapmıştı, beni her gördüğünde İstanbul’u sorardı ve İstanbul’daki günlerini tekrar tekrar anlatırdı. Özellikle Üsküdar’ı anlatırdı.  Mehmet amca oldukça esprili bir kişilikti.  Ayrıca, Mehmet amca nefsini her konuda yenmiş bir kişi idi. KOCA MEHMET amcaya bu yöreyi sorduğunuzda herkese şu cevabı verirdi. Ben burada altına uğramadığım Çalı bırakmadım derdi.
Mehmet amca ile tanışıklığımız ilerledikten sonra bir gün karşılaşmamızda bana “BU ÇOCUK ARPA YİYOR AH HA MEMMED EMMİ” diyerek bu cümleyi, espri ses tonu tekrar edip duruyordu. Bunun anlamı ne diye sorduğumda sen bilirsin, bilirsiiiinn…!!!! diye takılmaya devam ediyordu. Ancak ben bu cümleyi daha önce duymamıştım. Sonra araştırdığımda Âşık Mahsuni’nin bir türküsünde geçen cümle olduğunu öğrendim. Mehmet amca bu cümleyi beni her gördüğünde söyleyerek benimle iletişimin ilk kapısını açmış oluyordu.

M (64)Datça/Palamutbükü
HALAOĞLU DEĞİL MİYİZ…?
Emekli öğretmen ve Palamut bükünde evi olan Cahit hoca, Mehmet amcanın halası oğlu idi. Cahit hocanın evi Palamut bükünün en doğu ucunda yer alıyordu, Cahit hoca her gün sabahları yürüyüş yaparak Bükün batı ucunda yer alan, Mehmet amcanın bulunduğu çay bahçesine gelirdi. Cahit hoca gelir gelmez, gazetesini açıp köşe yazıları da dâhil okumaya başlardı. Cahit hoca gazeteyi okuyup derinleşmeye başladığı sırada Mehmet amca, Cahit Hocanın biraz yakınına oturarak söze “Hala Oğlu” diye başlardı. Kendisini gazeteye kaptırmış Cahit hoca yine boş konuşuyorsun diye tatlı bir tepki gösterirdi. Bu sırada Mehmet amca kendisini hiç bozmadan, Cahit hocaya ciddi konuları anlatmaya devam ederdi. Cahit hoca bir taraftan gazetesini okurken bir yandan da daha tepkili davranmaya başlayınca, Mehmet amca muzip bir ses tonu ile “Biz halaoğlu değil miyiz” diye sorardı. Tabi Cahit hoca iyice kızıp köpürmeye başlıyordu. Ancak Mehmet amca susar mı, çok eski şeyleri anlatmaya devam ediyordu. Artık Cahit hoca gazeteyi bırakıp Mehmet amcayı iyice bir eleştiriyordu. Mehmet amca kendisini bozmadan esprili bir duruşla dinlemeye devam ediyordu. İkisi ‘de biri birinde doyunca sonuçta artık Cahit hoca yumuşuyordu. Ve evine dönme zamanı gelmiş oluyordu.
M (63)Datça/Palamutbükü
NİŞAN TÖRENİNİN SAHİBİ YOKTU
2005 Yılı Temmuz ayında, biz yine Palamut bükünde bulunuyorduk. Kalmakta olduğumuz motelin sahibi bir gün, bize bu akşam yakın bir köyde akrabalarımızın nişanı var bizi davet ettiler, sizde gelmek ister misiniz dedi. Bizde tamam dedik.
Akşam motel sahibi ile birlikte köye gittik. Nişan töreni boş bir sahada kurulmuştu, tören alanına girişinde çok sayıda ayakta içen insanlar vardı, içenler her yaştan, yediden yetmişe herkes içiyordu. Biz tören alanına girdik. İlgilenen olmadı. Bizden sonra gelenlerle de ilgilenen olmadı. Herkes gelip oturuyor yâda evine gidenler vardı, ancak tokalaşan kime yoktu, kimin kim olduğu belli değildi. Düğün sahibine hayırlı olsun diyen yoktu. Zaten düğün sahibinin kim olduğu belli olmuyordu. Bir kişi saz çalıp türküler söylüyordu bir yandan da oynayan insanlar vardı. Her hangi bir içecek yada yiyecek ikramı olmadı. Kimse, kimse ile ilgilenmiyordu. Düğünün sahibi yoktu. Tören tam olarak bir festival havasında geçiyordu. Özel hiçbir şey yoktu.  O dönemde “AYNALI KÖRÜK” türküsü çok menşurdu, O günlerde  hemen her yerde çalınıyordu.
Düğündeki bu festival havası oldukça dikkatimi çekmişti, Anadolu’nun bir köyünde nasıl olur da düğün sahibine hayırlı olsun diyen olmazdı veya düğün sahibi gelen misafirlere hoş geldin demezdi. Bu nasıl bir işti. Yoksa biz başka bir Ülke ‘demiyiz diye kendime sorasım gelmişti.
MDatça/Hayıtbükü
MEHMET AMCA ÇOK DERİN BİR AH…! ÇEKTİ VE
Nişan düğününde gördüğüm bu durumu anlamaya çalışıyordum. Aklıma çok sayıda soru takılmıştı. Bu konuyu birisi ile konuşmak istiyordum. Bir gün sonra öğleye doğru, Mehmet amcayı gördüm kendisi ile sohbet etmeye başladık. Sohbetimiz ilerledikten sonra Mehmet amcaya düğünde gördüklerimi anlattıktan sonra Şöyle dedim;
Benim bildiğim öteden beri ve halen Anadolu’nun her yerinde, düğüne gelen kişiler düğün sahipleri tarafından karşılanır ve hoş geldin denir. Misafirler ise hayırlı olsun derler ve misafirler düğünde ayrılırken yeniden hayırlı olsun diyerek ayrılırlar.
Bu köylerde böyle değil mi dedim. Mehmet amca beni sessizce dinledikten sonra, sesli olarak çok derin bir AH çekti ve şunları anlattı.
Burada artık toplumun başı sonu kalmadı. Topluda kültürel bir bütünlükten söz edilemez durumdayız. Toplumu toplum yapan değerler yok artık dedi. Durumu sana bir örnekle anlatayım dedi ve sözüne devam ederek şunları söyledi;
Eskiden dedi, çok değil yirmi yıl önceye kadar, buradaki durum şöyle idi, Mesela, şu yoldan geçen üç beş çocuk geçerken yanlış bir davranış göstermiş olsa, bende bir büyük olarak onları uyarsam yâda duruma göre gidip onları kovalasam, bu çocuklardan birisi gidip babasına Mehmet amca bizi kovaladı dese, babası çocuğuna oğlum Mehmet amca durduk yere sizi kovalamaz, siz mutlaka bir halt ettiniz ki oda sizi kovalamıştır derdi.
Peki dedi…!!! Aynı şeyi şimdi şurada geçen üç beş çocuk bağırarak küfürlü konuşsa, bende onları uyarsam, daha ileri gitmeleri halinde kovalasam, çocuklardan biriside gidip durumu babasına anlatsa, işte O baba ve hatta tüm akrabaları gelip kapıya dayanıp ağzına geleni söylerler. Sen kim oluyorsun da bizim çocuğumuza karışıyorsun derler. Meğerki bende onlara cevap versem, bu defa topunu tüfeğini alıp evi basarlar. İşte dedi…!!!  Toplumun çimentosu yâda sigortası ne dersen de yok olmuş durumdadır. Şimdilerde sadece ve sadece mal ve mülk en önemli değer oldu. Paradan başka önemli bir değer kalmadı dedi. Ah be Rıza sen beni ve benim gibileri üzen, bana göre bu yozlaşmış lığı şimdi nereden açtın dedi.
Mehmet amca ile sohbetimiz biraz daha ilerledikten sonra Mehmet amca sözüne özetle şöyle devam etti; Buralarda artık toplumsal kanaat önderleri yoktur. Köyün genel konularında divan görüşü oluşturacak ileri gelenler, yâda sözüne saygı gösterilecek hiçbir yapı yâda hâkim görüş yoktur. İşte hal böyle olunca da, toplumun yedisinden yetmişine içki içer hale geldiler. Mehmet amcaya göre toplum, kültürel olarak paramparça olmuştu ve bir toz misali savruluyordu.
M (67)Muğla/Fethiye
FETHİYE’DE NAR SUYU TORPİLİ
18 Ekim 2013 Tarihinde Fethiye ilçesinde tatil yapıyordum Fetiye’nin Ölüdeniz sahilinde bulunan beldenin adı Belce Kız’dır. Belce kızın ortasında dağa doğru çıkan bir ana caddesi vardır, ana caddenin sol köşesinde bir dondurmacı vardır. Sahibinin adı Savaş’tır. O gün Savaş orada nar sıkıp satıyordu ve önünde bekleyen beş kişi vardı, bende sıraya girip beklemeye başladım. Sıra önümdeki 55 yaşlarında bir adama geldiğinde, adam biz dünde içmiştik, aman ne olur iyi narlardan seç dedi. Savaş, tamam olur Abi siz oturun ben size servis yapayım dedi. Adam tekrar ve ısrarla aman ne olur iyi narlardan seç diye tekrar edince, Savaş esprili bir ses tonu ile “Abi şu nar iyimi ne dersin” diye sormaya başladı. Bu sırada Savaş’la göz göze geldik Savaş bana gülümsedi ve Adam gidip masaya oturunca, Savaş kısık sesle şöyle dedi. “Bundan sonra servis kiralayıp Müşterileri nar bahçesine götüreceğim ve ağaçların üzerinde beğendirip öyle satacağım.”
Bu diyalog Ülkemizde öncelikle Devlet kurumlarının ve diğer kurumların ve dolayısıyla insanların  anlayış ve yaklaşımlarının da kurumlaşmadığını, bir çok şeyin torpille yapıldığının bir defa daha açıkça ortaya koymuştu. Bir sonraki seyahat yazısında buluşmak üzere sağlıklı, sevgi ve muhabbetle kalın. Rıza Çubuk.
M (66)Muğla/Fethiye/Belcekız
  [embedyt]http://www.youtube.com/watch?v=0T_F3zA6diY[/embedyt]

Yazar

Gezdikçe; Dünyası büyüyor,hedefleri çoğalıyor, ön yargıları azalıyor, gönül zenginliği artıyor, ibret alıyor … Gezdikçe; Kendini keşfediyor, keşfettikçe başka eksiklerini görüyor, eksikleri farklı şeylerle tamamlıyor, tamamlarken öğreniyor, öğrenirken öğretiyor, öğretirken daha iyi anlıyor, daha iyi anladıkça daha çok öğrenmek istiyor, daha çok öğrenmek istedikçe gezme arzusu daha da artıyor… Geziyorum, tecrübe ediyorum ve bunları fotoğraflarımın yanında yazılarımla paylaşıyorum. Bu paylaşımın özünde, hayatımızı, çevremizi ve diğer tüm hayatları elimden geldiğince sosyal tarihin sayfalarına aktarmaya çalışıyorum… Aslında, geçici göç olarak tarif edebileceğimiz seyahat, İnsan hayatının başlangıcı ile sonu arasında devamlı bir biçimde var olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, göç insanın kaderidir, demek yanlış olmayacaktır sanıyorum…