LYON SEYAHATİ

LYON SEYAHATİ

LYON ŞEHRİNDE İNSAN KENDİSİNİ SÜNEPE GİBİ HİSSEDER’Mİ

Paris şehrinde içime dolan duygular sebebi ile bir an önce LYON şehrine gidip içime dolan sıkıntı veren duyguların dağılması içi acele ediyordum. Paris’in ana tren garı olan, PARİS GARE LYON a gidip hızlı tren bileti aldım. Saat 20.56 da bindiğim Hızlı tren LYON şehrine tam olarak iki saate vardı. Lyon şehrine geldiğimde Saat 23.00 olmuştu. Lyon şehrinin ana tren garının adı, LYON PART DIEU bu ana tren garı Lyon şehrinin sonradan kurulan bölgesinde yer almaktadır ve Lyon şehrini iki ayıran ırmağın alt kısmında kalmaktadır. Şehrin merkezi takriben beş kilometre uzaktadır. Ancak ulaşım kolaydır. Taksi ile bile gidilmesi halinde 10-Euro tutmaktadır. Saat geç olduğu için şehir merkezine gitmedim, gar çevresinde bulunan otellerde yer buldum ve O gece orada kaldım. Sabah olunca oteli erkenden terk ettim ve sokakları yürüyerek şehir merkezine gittim. Şehir merkezinde bilgisayarla yarım saatlik bir işim vardı. Ancak İnternet dükkânı bulamadım. Civarda bulduğum iş yerlerinde ricada bulundum ama kimse yardım etmedi. Son çare İstanbul’daki arkadaşımı aradım şifrelerimi verdim ve işimi arkadaşıma yaptırdım.

SENDİKACI FOTOĞRAFI SİLMEMİ İSTEDİ

Şehri ikiye ayıran köprüyü geçer geçmez Lyon şehrinin merkezine girmiş oldum. Ve güneşi arkama alarak yürümeye başladım, dikkatimi çeken yerlerin ve duvar afişlerinin fotoğrafını çekmeye devam ediyordum. Bir ana cadde üzerinde imza masası açılmış ve üzerine bayrak konulmuş etrafında üç beş kişi bulunan bir alanın fotoğrafını çektim ve yürümeye devam ettim. Biraz sonra yanımda bir kişi belirdi. Fransızca olarak bir şeyler söyledi, Bende kendisine sadece İngilizce ve Türkçe bildiğimi söyledim. Bunun üzerine İngilizce olarak, bana; Sen neden fotoğraf çektin, sen kimsin diye sordu…? Ben kendisine cevap vermedim ve yürümeye devam ettim. Bana O fotoğrafı sil diyerek arkamda gelmeye devam etti. Ben ona hayır silmeyeceğim deyince, Fotoğrafı görebilir miyim dedi, tamam dedim ve çektiğim iki adet fotoğrafı kendisine gösterdim. Bu fotoğrafları sil ısrarına devam etti. Hayır silmeyeceğim deyip yürümeye devam ettim. O ısrar etmeye ve beni takip etmeye devam etti yaklaşık beş yüz metre benimle yürümeye devam etti. Adam yakamı bırakmadı. Baktım olacak gibi değil. Çekmeye devam ettiğim çantamı sırtıma alarak ve daha kontrollü yürüyerek biraz ilerideki cadde kalabalığının içine gelip durdum O anda adam benden biraz daha uzak durmaya başladı. Biraz durduktan sonra caddenin karşısına geçtim. Arkama baktım adam artık gelmiyor. Böylece adamdan yakamı kurtarmış oldum. Önüme çıkan ilk ara sokağa dalarak uzaklaştım, biraz sonra karşıma Tiyatro binası çıktı.  Oradan yön değiştirerek şehrin doğu yönüne doğru yürümeye devam ettim. İlk oturduğum kafe’de garsona fotoğrafı gösterdim ve üzerinde CGT yazan bayrağın ne olduğunu sordum, garson bana bu bayrak Fransa’nın en büyük sendikasının bayrağı olduğunu ve bu günlerde hava alanlarında grev yürüttüklerini söyledi.

LYON ŞEHRİNİN FARKI

Lyon şehir merkezinde çok güzel binalar, temiz sokak ve caddeler bulunmaktadır. Şehir merkezinin bayır olan bölgesine eski Lyon denilmektedir. Bu bölgeyi ayrıntılı olarak gezdim. Sokak ve caddeler çok dar haldedir. Buradan geri dönerek kuzey yönde ana ırmağa paralel akan ve ana ırmakla birleşen ırmağa doğru yürümeye devam ettim. Şehrin bir bölümü ise bu ırmağın diğer yanında yer almaktadır. Irmağın üzerinde çok sayıda köprü bulunmaktadır. Lyon şehri Paris’e göre daha ferah ve temiz bir şehir. Lyon şehrinin Metro sistemi temiz ve aydınlık haldedir. Ayrıca trenler temiz ve yeni. Lyon şehri sakin bir şehir Tren Garının bulunduğu bölgede Caddeler ve sokaklar oldukça geniş ve düzenli, trafik yoktur. Bu bölgede gökdelenler bulunmaktadır. Türkler daha çok bu bölgede bulunmaktalar ve hemen hepsi bir işle meşguller, hemen hepsi kendisine saygın birer iş ve yer edinmişler. Bu durum insanın içine bir sevinç katmaktadır. Lyon şehrinde Metronun dışında, Metrobüs sistemi ve Otobüs ulaşımı sağlıklı olarak çalışmaktadır. Zaten kamunun ihtiyacı olan hemen her konuda kurulu bir düzen ve işleyen bir sistem yaygın olarak yer almaktadır.

FRANSA SOKAKLARINDA ZARAFET KENDİSİNİ NASIL GÖSTERİYOR

Lyon sokaklarında çok zarif bayanlarla karşılaştım, bu zarif ve çok güzel bayanlar öylesine süslenmişler ki; Saçları kuaförün elinde yeni geçmiş, boynunda fuları olan, yüksek ve kibar topukları kaldırımda adeta şarkı söylüyor, Siyah sürme çekmişler gözlerde, Mini etek giymişler dizlerde, salınarak geliyorlar bir sülün sanki mübarek.  Ancak, bu zarif bayanların bir elinde kese kâğıdı içinde sandviç yiyerek gidiyorlar. Bu nasıl bir zarafet bilemedim. Fransa’da, zarafet böyle bir şey demek ki…!

BİNALARA DİKKATLE BAKINCA İNSAN KENDİSİNİ SÜNEPE GİBİ HİSSEDİYOR

Lyon şehrinde öyle binalar yapmışlar ki; İnsan onlara bakınca kendisini bir sünepe gibi hissediyor. Binalara bakınca teknik anlamda diyecek bir şey yoktur, ancak her nedense bu binalar insanın içinde, küçükte olsa bir kültürel, sosyal, tarihsel, sevgi yada saygı algısı yaratmıyor. Binalar çok yabancı. Sanki başka bir Dünya. Her birine tekrar tekrar baktıkça paranın gücünü hissediyorsunuz, tekrar tekrar baktıkça insanın içine bir sıkıntı veriyorlar.

Lyon sokaklarında yürürken beni sürekli olarak meşgul eden bu konuyu daha sakin düşünmek için bir kafenin açık alanına oturdum ve önce kendi iç dünyamı sorgulamaya ve eleştirmeye başladım. Şöyle ki; Türkiye içinde yada diğer ülkelerde gezerken gördüğüm bir çok bina yada yapıyı izleyip içimde bir sevgi saygı duyguları belirmişti, şimdi neden bu algıyı yakalayamıyordum.? Acaba içimde Bu ülkeye karşı çok mu bencillik yapıyorum. Yada ben evrensel düşüncelerden uzak bir iç dünyasına mı sahiptim acaba.? Ben neden bu güzel binaları sevemiyorum.? Sonuçta kendi kendime olumlu bir sonca varamadım. Yerimde kalkarak yeniden yürümeye ve binaları daha yakında daha ayrıntılı olarak gözlemlemeye ve incelemeye karar verdim.

Değişik sokakları gezdikçe, binalara baktıkça, insanın özünün ve yaradılışının en önemli unsuru olan keyfiliğine gem vurulduğunun fark ediyorsunuz…! Şöyle ki; Binalarda balkon yoktur ve binanın sokak kapısı dâhil hemen her yeri sıkı sıkıya şahsiliği ve bencilliği ifade etmektedir. Çevresinde arsası bulunan hemen her binanın etrafı duvarlarla çevrilmiştir. Penceresi açık bir ev görmek dahi zor. Binalara bakıp bir insan görmek çok zor. Binalar tamamen soyut bir çehre ile karşınızda duruyor. İnsan faaliyetine dair her görüntü tamamen perdelenmiş yok edilmiştir. Bir pencere önünde geçerken bir insan yada çocuk sesi duyamıyorsunuz. Kısaca herkes binaların yapı kuralları içine hapsedilmiştir. Sosyal toplumsallık ve toplumsal iletişim tamamen yok edilmiştir. Toplumun bireyleri kendi dairesi içinde yalnızlığa mahkum edilmiştir.

Bu durumun doğal bir mesken yaşam tarzı olmadığı kendisini her hali ile çok açık olarak gösteriyordu. Doğal olmayan bu mesken yaşam tarzı ise insanın özgür iradesine tamamen terstir ve yaşaması imkansızdır sanıyorum. Meğerki yaşamaya devam ederse iyilik değil kötülük üreteceğine şüpheli yaklaşmaya ve düşünmeye gerek yoktur sanıyorum. İnsanın sosyal ruhunu kontrol altında tutmak bir tarafı ile insanı hiçe saymaktır sanıyorum.

Cadde ve sokakları öylesine düzenlemişler ki da duracak oturacak hiçbir yer yoktur. Eğer bir yerde yol olarak yapılmış merdivenler bulursanız oturmanız mümkün. Gece olunca Metro, Gar ve benzeri kamu alanlarını tümünün kepenkleri indiriliyor sığınacak hiç bir yer bulamazsınız. Meğer’ki, terk edilmiş bir köpek kulübesi varsa oraya-da evsizlerin sığındığını görürsünüz. Köprü altlarını dahi demir parmaklıklarla kapatmışlar.

Artık akşam olmuştu ve Marsilya’ya gitmem gerekiyordu. Ancak ben bu binalara bakınca neden kendimi iyi hissetmediğimi tam olarak çözememiştim. Acaba…! açıkta görülmeyen daha ayrıntılı ve uzun bir zaman içinde incelendiğinde bulabileceğim sebepler ve sonuçlar var’mıydı.? Bana göre doğal olmayan bu mesken yaşam tarzının, yaşamın diğer alanlarına nasıl yansıyordu.? Sosyal yaşamda nasıl sonuçlara sebep oluyordu.? Bunları’da ancak yaşayarak veya birileri ile konuşarak bilebilirdim düşünceleri içinde TERREAUX semtine gelmiştim.

İşte bu, içimde oluşan, sünepe hissin tam bir cevabını bulamadan ayrıldığım, Lyon şehrine, yeniden geleceğimi ve cevabını yaşayarak öğreneceğimi nereden bilebilirdim…! Maalesef, bu şehre bir gün sonra yeniden gelmek zorunda kaldım ve yaşayarak öğrendiğim sonuçlardan bir tanesi öyle ki; Fransa ülkesinde döneli yaklaşık bir ay oldu, ancak halen etkisinde kurtulamadım. Bu konuyu aşağıda anlatmaya çalışacağım.

YOZGAT / BOĞAZLIYAN İLÇESİ

Akşama doğru Lyon şehrinin TERREAUX semtine gelmiştim. Burası eski Lyon şehrinin dik bölümünün başladığı yerdir. Burada büyük bir meydan bulunmaktadır. Bu meydanın bir yanında çok sayıda Restoranlar vardır. Bende yemek maksadı ile bir restoranın açık alanına misafir oldum. Garsonu Türk’e benzettim ve Türk olup olmadığını sordum Adam evet ben Türküm dedi, bunun üzerine kendisi ile tanıştık, İlhami kardeşim Yozgat’ın Boğazlıyan ilçesinde gelmişti. Çok güzel bir restoranı ve çok güzel yemekleri var. Restoranın adı. LA. FONTAİNE Bu restorandaki kardeşlerim benim uçak biletlerimi değiştirmem için ön ayak oldular, birçok yere telefon ettiler. Ellerinde gelen her yardımda bulundular. Oradan ayrılırken bana bir sorunum olduğunda kendilerini aramam için telefonlarını yazdırdılar. Restoranın sabit telefonu: 04 78 28 82 36 Yolunuz düşerse gitmeniz halinde memnun kalacağınıza eminim.

MARSİLYA’YA GİDİP ORADAN İTALYA’YA GEÇECEKTİM 

Yaptığım seyahat planına göre, Marsilya’yı gezip oradan ’da İtalya’ya geçecektim.  23 Eylül 2014 tarihinde saat 19.05 Treni ile Marsilya’ya gitmek üzere tren garına geldim. Hızlı Tren tam bir saat kırk dakika sonra Marsilya şehrine vardı. Gece saat 20.50 olmuştu. Ben burada bir gün kaldıktan sonra İtalya ya geçecektim. Ancak Marsilya’dan, Milano şehrine direkt tren olmadığı, var olan trenler ise dört defa aktarma yapıyorlar ve yaklaşık yedi saat sürüyordu, bu sebeple ben yeniden Lyon Şehrine gelmek zorunda kaldım. Marsilya seyahatimi, bir sonraki yazımda yazamaya çalışacağım. Şimdi yeniden Lyon şehrine geldiğimde yaşadıklarımı anlatmaya çalışacağım.

LYON ŞEHRİNE YENİDEN GELDİĞİMDE YAŞAYARAK ÖĞRENDİKLERİM

24 Eylül 2014 akşamı geç saatlerden Lyon şehrine yeniden geldim. Bu gece Lyon’da konaklayıp 25 Eylül 2014 sabahında Trenle İtalya’nın Milano şehrine gidecektim, İtalya biletimi de almıştım. Lyon şehrinde indiğimde hemen otel aramaya başladım, ancak gar civarında otel bulamadım, Bir gün önce kaldığım PREMİERE CLASSE oteline gittim, orası da dolu idi, Nasıl olsa otel bulurum diye, taksi ile şehrin ana merkezine gittim, ancak oradan da otel bulamadım. Yeniden gar civarına gelip arka semtlerde otel aramaya başladım. Çok sayıda otel buldum, ama hepsi dolu idi, bu arada çok sayıda Türklerin iş yerleri ile karşılaştım. Onlarda yardımcı oldular, benimle birlikte otel aradılar ancak bir türlü otel bulamadık. Saat gece 01.00 olmuştu Yozgat’ın Çayıralan ilçesinde gelmiş iş yeri olan, Mustafa gel bizim evde kal dedi. Ancak kabul etmedim, zaten sabah saat 07.00 trene binecektim, bu sebeple rahatsız etmek istemedim. Mustafa’nın yanında ayrıldıktan sonra bir saat daha otel aradım ancak boş bir yer bulamadım.

Baktım olacak gibi değil, bari Tren garının bulunduğu civara gidip, bir gün önce kaldığım otelin resepsiyonunda bekleyeyim diye düşündüm ve PREMİERE otele gittim. Resepsiyondaki görevliye iki gün önceki otel faturasını göstererek; Boş otel bulamadığımı, havanın çok soğuk olduğunu, resepsiyonda bekleyebilir miyim.? diye ricada bulundum. Adam yüzünü buruşturarak biraz da sert bir şekilde reddetti.

Oradan ayrılmak zorunda kaldım, yapacak pek bir şey kalmamıştı, saat 03.00 olmuştu. Bari üşümemek için sığınacak bir yer arayayım diye sağ sola bakınarak yürümeye devam ediyordum. Açık havada beklemek imkansızdı, Soğukta insanın dizleri kesiliyor. Ayrıca uykusuzluk ve yorgunluk insana oturacak yer aratıyor.

Etrafa baktım oturacak yer aradım maalesef bulamadım. Alt geçitlerdeki sığınıp oturacak yerleri bile demir parmaklıklarla kapatmışlar. Boş olan yerler ise mukavva kutu üzerinde uzanmış yatan insanlarla dolu idi.

Etrafa baktıkça sığınacak  her yerde, Çok sayıda yaşlı kadınlar ve genç yaşta erkeklerin uzanıp yattığını gördüm.

Sokak ve Caddeleri gezdikçe tüm otobüs duraklarında dahi çok sayıda uyumaya çalışan kadın ve erkekle karşılaştım. İyice üşümeye başlayınca, valizdeki tüm elbiselerimi çıkarıp üst üste giyindim, Valizde bir gömlek ve birde naylon kalmıştı. Ancak hepsi ince olduğu için ısınamıyorum. Yürümeye devam ettim.

Tren Garının önünde geçen çok geniş bir cadde vardır. Cadde üzerinde bulunan, bir bankanın bankamatik kulübesine sığınmış iki kişi gördüm. Bir kişi yerde kağıtların üzerinde uzanmış yatıyordu, diğeri ise elinde kırmızı renkli büyük bir valiz ile ayakta duruyordu. Ayakta duran yaklaşık altmış beş yaşlarında zayıf çelimsiz ve takım elbiseli idi. Bende oraya sığındım, ama fark eden bir şey yoktu hava çok soğuktu.

Uzanıp yatan kişi on beş dakika sonra uyanınca, neden burada uyuduğunu sordum. Genç adam; Ben ev sizim dedi. Peki bu soğukta nasıl uyuyorsun dedim.? Genç adam bana ben uyumuyorum ki…! dışarıda gördüğün hiç kimse uyumuyor ki, ben ve onlar gündüz uyuyoruz, gece ise zaman geçirmek için böyle uzanıyoruz. Ayrıca geceleri gezsek polisin dikkatini çekeriz. Biz bu sebeple dikkat çekip polisle uğraşmamak için, böyle bir yere sığınıp, sabahı bekliyoruz dedi.

Ayakta durun yaşlı adam soğukta yerinde duramıyordu. Konuşmak istedim ancak adam İngilizce bilmiyordu. Elindeki valizle dışarıda çıkmak istemediği belli idi. Yaşlı adam bir süre sonra titremeye başladı. Valizim deki gömleği ve naylonu çıkarıp adamın ceketi altında sırtına koydum. Adam teşekkür etti, ama pek bir faydası olmadı, adam titremeye devam ediyordu. Adama yürüyelim işareti yaptım, başı ile onayladı, çıkıp yürüdük, sonra yeniden kulübeye geldik,  bu şekilde yaklaşık beş altı defa tekrar ettik. Artık sabaha yaklaşmıştık. Garın kapısına gittik, gar halen kapalı idi, içeriye kimseyi almıyorlar, Metronun girişine baktık orasında kepenkle kapatılmıştı. Anlayacağınız sığınacak kör bir delik dahi bırakmamışlardı. Tren garının açılış saatine, 06.50 ye kadar dışarıda titreyip durduk.

Marsilya şehrine gitmeden önce aklımı kurcalayan ve bana göre doğal olmayan bu mesken yaşam tarzının hangi düşüncelerin sonucu olduğunu ve bu egoist düşüncenin, hayatın diğer alanlarında nasıl sonuçlara sebep olduğunun, bir örneğini yaşayarak öğrendim.

ARKA SOKAKLARI GEZİNCE NELER GÖRÜRSÜNÜZ ?

Fransa ülkesinde çok lüks yerler ve çok lüks yaşamlar var, lüks olan her şey maddi temel üzerinde yükseltilmiştir. Hal böyle olunca insanın insana yardımı tamamen ortadan kaldırılmıştır. Binaların da yine maddi temel üzerinden yükseltildiği için insan binaya bakıp olumlu bir algı hissedemiyor olsa gerek. Maddi temel üzerinde yükseltilmiş hakim toplum düşüncesi yaşamın her alanına hakim olmuş durumdadır. Bazı insanlar tarafından övüle övüle göklere çıkarılan Fransa ülkesindeki, titreyen evsizler, sığınacak bir kör deliğin dahi güvenlik endişeleri ile kapatılmış olması, terk edilmiş köpek kulübelerinin dahi evsizlerin mekan tuttuğu bir ülke burası, Otel resepsiyonunda bir saat sığınıp ısınmaya bile müsaade edilmeyen, Benim gibi önceden otel ayarlamayınca sistemin çarkları arasına sıkışıp kaldığınız bir ülke burası, İstediğiniz kadar bağırıp, yardım isteyin hiç kimsenin sizi duymadığı bir ülke işte burası.  Önemli bir Alim Cehennemi şöyle tasvir etmiştir. “CEHENNEM, ZORLUKLARIN ÇEKİLDİĞİ YER DEĞİLDİR…! ASIL CEHENNEM,  ZORLUKLARIN ALTINDA İNLERKEN YARDIM DİYE, DİYE BAĞIRDIĞINIZ HALDE KİMSENİN SİZİ DUYMADIĞI YERDİR.”

İNSANLARIN HATA YAPMA HAKKI VAR’MI ACABA ?

Bu yaşadıklarım bana yaşamın her boyutunun sisteme bağlandığını ve hata yapılması halinde insanın insana yardımının asla olmadığını öğretti. Ancak insan doğası gereği hata yapan bir varlık olduğu tartışmasız olduğuna göre sistemde hataları karşılayacak yardım ve kurumların olması gerekmez mi ki; İnsanların hata yapmasını kabul etmemek ve sitemi buna göre kurumak bence doğal ve insani bir durum olmaz sanıyorum. İnsanoğlunu her ne kadar eğitirsen iz eğitin yada de mevcut sistemi ne kadar mükemmel yaparsanız yapın insan doğası gereğince keyfidir özgür davranışa sahiptir. İnsanoğlu bir makine değildir ki tornavida ile ayarlayıp mevcut sisteme göre uygun hale getiresiniz. Her bir insanını değişik boyutlarda hata yapma payı her zaman vardır sanıyorum. İşte bu hata paylarını göz önünde bulundurarak insana yardım gerekmez mi, buda sistem ile değil insanın insana yardımı ile çözülebilir bir durumdur.

Nihayet insan özgür ruha sahip nesnel bir varlıktır. Dolayısıyla insanı bir Japon ASİMO gibi görmek vahşiliktir. Sanıyorum.

İnsanın insana ihtiyacı olmadan sırf sisteme bağlı olarak yaşamak doğal olmadığı gibi insani de değil bana göre. Bu mantık olsa olsa Sosyal Faşizm (Yada Sosyal Vahşetizim) mantığıdır. Fransa’da var olan özgürlük tamamen para ile sınırlı ve ruhu asla olmayan bir özgürlük. Bu özgürlük doğal ve insani değil. Fransa’da insan, insana yardım yapmıyor. İnsanlar şöyle düşünüyor yardıma muhtaç kişiler gitsin devlet te yani sistemde yardım istesin diyor. Ancak, hiçbir sistemin yardımı, insanın insana yardımının yerine geçemez. Bu mümkün değildir.

 İNSANIN İNSANA ŞAHSİ YARDIMINI YOK EDEN SİSTEMİN FOTOĞRAFLARI

Fransa da gülen insan çok az selamlaşma hiç yok, Acıma duygusu zaten söz konusu değil.  

Fransa’da hemen, hemen kimse ile göz göze gelemiyorsunuz. Mesela gözlem yapmak için bir insanın belirli bir süresini gözlemlemek istiyorsunuz gözlemlediğiniz insan bunu fark edince yanınıza gelip soruyor bir problem mi var diye bu sebeple gözlem için dahi kimseye bakamıyorsunuz.

İnsanlar çok takıntılı varsa yoksa görev ve sisteme uymak ve bu uyum için harcadığı günlük çaba onun yaşamının başarısını oluşturuyor.

Gözünüzle gördüğünüz her yer sınırlarla çevrilmiş, her bir şey bir şahsi hale getirilmiş.

İnsanın azda olsa bir sapma göstermesi imkansız hale getirilmiş. Buna rağmen bir sapma gösterirseniz sistemin acı veren çarkları arasında sıkışıp kalıyorsunuz. Aynen benim önceden otel ayırmayıp dışarıda kalıp soğukta titrediğim gibi.

Mesela bilet kuyruğunda bir kadının gişe memuru ile on yedi dakika görüştüğüne tanık oldum. Bu kadının gişe memurunda istediği şey ise çok küçük bir indirimle nasıl daha rahat seyahat ederim di. Öylesine ayarlıyor ki hiçbir yerde beklemesin hiçbir zorlukla karşılaşmasın ve hiçbir maliyete katlanmasın. İşte bunun sebebi de yine sistemde hata yapmamak içindir. Sistemden hata yapınca yardım alamayacağını ve başına gelecekleri biliyor.

Fransa’da İnsanın insana gösterdiği saygı, kültürden ve eğitimden gelen bir saygı değil, kanunun insanlara verdiği haklar mecburiyetler çerçevesinde tezahür etmektedir. 

Fransa’da çok sayıda, nerede ise adım başı dilenci bulunmaktadır.

FRANSA’DA İNSAN RAHAT EDEBİLİR ANCAK ASLA MUTLU OLAMAZ

Fransız ve hatta batı denilen Avrupa ülkelerindeki sistemin ortaya çıkardığı fotoğraflar teknik bilimin ilerlediğini, buna karşılık ilmin çok gerilerde kaldığını ortaya koyuyor. Bilim aklı geliştirir, ancak vicdanı ilim geliştirir sanıyorum. Vicdan gelişmezse sevgi,duygu ve bölüşümün gelişmeyeceğini göre, Egoizmin gelişeceği açıktır. Egoizmin ise insanın içinde düşmanlık ve savaş üreteceği kaçınılmaz olacaktır.

Sırf Maddiyat üzerine kurulmuş bir medeniyette, dilencilik asla bitmeyeceği açık değil mi ki. Sırf Maddiyat üzerine kurulmuş bir medeniyette yaşayan insanların kanaatli olması beklenebilir mi.?

Tarihe bakıldığında sıfırda medeniyet kuran milletlerin ve liderlerinin temelinde kanaatli olmak olduğu çok açık olarak görülecektir. Sırf maddiyata dayanan medeniyetlerin yaşaması asla mümkün değildir.

Bilindiği gibi, Dünya’da bir tarlanın etrafına, ilk defa çit çekip orayı sahiplenen ilk kişi KABİL ’dir. KABİL çevresine çit çekip sahiplendiği yer için kendisine karşı çıkan HABİL ’i öldürmüştür. Yani Dünyanın ilk KATİLİ ’de yine KABİL ’dir.

Avrupa medeniyeti en eski medeniyet olmasına rağmen, siyaseti asla güçlü olmamışsa bunun ana sebebi ilime önem verilmemesi olsa gerek,

Çünkü Siyaset gücünü sosyal yaşamdan alır, Sosyal yaşam ise gücünü kültürden alır, Kültür ise gücünü ilimden alır. İşte görüldüğü gibi medeniyetin temeli İlimdir. Avrupa tarihinde ilim hiç bir zaman önemli olmamıştır. Bunun yerine maddiyat devamlı olarak kutsamıştır. Dolayısıyla Avrupa’nın siyaseti daima zayıf kalmıştır.

Sonuç olarak Fransa da rahat yaşanabilir, ancak asla mutlu olunamaz. Çünkü mutluluk maddiyatla birlikte ruhun özgür olması ile mümkündür. Ruhun özgürlüğü ise yukarıdaki fotoğraflarda olduğu gibi bu ülkeden tamamen yok edilmiştir. Bundan sonra anlatmaya çalışacağım MARSİLYA şehri seyahatname yazısında buluşmak üzere sağlıklı, sevgi ve muhabbetle kalın. Rıza Çubuk.

Yazar

Gezdikçe; Dünyası büyüyor,hedefleri çoğalıyor, ön yargıları azalıyor, gönül zenginliği artıyor, ibret alıyor … Gezdikçe; Kendini keşfediyor, keşfettikçe başka eksiklerini görüyor, eksikleri farklı şeylerle tamamlıyor, tamamlarken öğreniyor, öğrenirken öğretiyor, öğretirken daha iyi anlıyor, daha iyi anladıkça daha çok öğrenmek istiyor, daha çok öğrenmek istedikçe gezme arzusu daha da artıyor… Geziyorum, tecrübe ediyorum ve bunları fotoğraflarımın yanında yazılarımla paylaşıyorum. Bu paylaşımın özünde, hayatımızı, çevremizi ve diğer tüm hayatları elimden geldiğince sosyal tarihin sayfalarına aktarmaya çalışıyorum… Aslında, geçici göç olarak tarif edebileceğimiz seyahat, İnsan hayatının başlangıcı ile sonu arasında devamlı bir biçimde var olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, göç insanın kaderidir, demek yanlış olmayacaktır sanıyorum…