HAMBURG SEYAHATİ

HAMBURG SEYAHATİ

HAMBURG DÜŞÜNÜME NOKTASI

Almanya’nın Bremen şehrinde bulamadığım canlılığı, Hamburg’dan sonra gideceğim, Berlin şehrinde bulacağım bilinçaltı bilgisi ile hareket ediyor ve düşünüyordum. Hamburg Şehri benim için bilinmezliğini koruyordu. Hamburg Şehri hakkında bildiklerim. Sadece Balık Pazarında Kahvaltı yapmak ve ELBE Tünelini gezmekten ibaretti.

Zaten önceden pek bir araştırma yapmamıştım. Çok genel ve yüzeysel bilgilere sahiptim.  Hamburg’u, Almanya Ülkesinde genel bir fotoğraf çekebilmek için takip edilecek yol duraklarında belirleyici bir şehir olduğu için seçmiştim. Başkaca özel bir planım yoktu. Hamburg şehrine gidecek Tren Gara geldiğinde Tarih 27 Nisan 2014 Pazar günüydü hava kararmaya başlamıştı. Hava durumu oldukça uygun durumdaydı. Zaten Almanya Ülkesinde yaptığım seyahat süresince hava durumu oldukça uygun geçti. Hiç yağmur yağmadı. Seyahatin temel gezi alanları en ücra köşeler ve arka sokakları yürüyerek gezmek olduğu için seyahat süresince yağmurun yağmaması benim için önemli bir şanstı. Seyahat süresince taşıdığım yaklaşık 30-KG ağırlığındaki seyahat çantasını devamlı olarak taşımak zorundaydım, Çünkü bırakacak yerler bulamadım, Zaten bırakacak emanetçileri aramadım, Çünkü bir plan içinde olamadığım için Çanta da bana eşlik etti.

Bremen şehrinden hareket eden Tren yaklaşık bir buçuk saat sonra Hamburg Şehrine ulaştı. Hamburg Tren garında çıkışlar bir üst katta yer alıyordu. Üst kata çıkışlar yürüyen merdivenlerle yapılmaktadır. Garda dışarıya çıkış kapıları, Doğu ve Batı yönlerinde yer almaktadır. Önceden bilen birisi gibi aranmadan, Batı yönündeki kapıdan çıktım ve hiç durmadan yürüyerek büyük bir Meydan, Köprü ve Otobüs garının yer aldığı alana geldim. Buradan çevreyi dört bir yandan izleyip gideceğim yönü tayin etmeye çalışıyordum. Doğu yönünde, Der Spiegel Dergisinin binası yer alıyordu. Şehrin Güney Batı yönüne doğru yürümeye karar verdim. Önümde STEİNTORPLATZ  isminde büyük bir cadde yer alıyordu. Caddenin içine doğru yürüdüm civarı iyice keşfetmek için ara sokaklara girip çıkıyordum, Otel arama işini  daha sonra yapacaktım. Gece saat 23.30’a kadar gezime devam ettim. Şehrin doğu yakasına geçmedim tamamen batı yakasında dönüp durdum. Artık bir otel aramam gerekiyordu. Bulunduğum yerdeki Üç, Dört otele fiyat sordum. Hem yeni hem de fiyatı uygun olan Novum Otele kayıt yaptırdım. Otel gerçekten çok iyi bir oteldi.

HAMBURG’UN BATI YAKASI

Sabah etken bir saate oteli terk ederek şehrin kuzey batı yakasında yürümeye başladım. Balık pazarı Tren Garının batısında ve yakınında yer almaktadır. Ancak benim eğlenmekten çok gezmem gerekiyordu. Şehrin kuzey batı yakasının içlerine doğru ilerlemeye devam ettim. Burada çok sayıda köprü yer almaktadır. Binaların aralıkları ELBE nehrinin suyu ile dolu haldeydi. Hamburg şehri gerçekten çok hareketli ve yaşanmaya değer bir yapıya sahip. Hamburg şehri binaları oldukça güzel şehir oldukça düzgün temiz ve düzenli, Köprüler o kadar çok ki bir günde gitmekle ve geçmekle biteceğe benzemeyeceğini anlayınca bir noktadan geri dönmeye karar verdim daha da kuzeye yönelerek yoluma devam ettim. Hamburg şehrinde gezilecek çok sayıda müze, köprü, park, hayvanat bahçesi, Alıveriş merkezleri ve sayısız doyumsuz yerler mevcut durumda.  Zaten şehir her yönü ile doyumsuz bir yapıya sahip, Yemek konusunda ise Türklerin yaptığı katkı ile eksiksiz sayılabilir. Hamburg şehrinde bir hafta kalınsa bile insanın gidesi gelmez sanıyorum. Benim bu yerleri ayrıntılı olarak gezecek zamanım yoktu. En fazla yirmi dört saat zaman ayırabildim. Yeniden yolumun düşmesini isteyeceğim bir şehir olarak hatıralarıma yazmış durumdayım.

A (61)Hamburg/Türk Restoranı

ÖZGÜRLÜK GÖZLE GÖRÜLÜR HALDE

Şehri gezerken özgürlük konusuna, biraz daha dikkatle yoğunlaşmaya başlamıştım. Gözlemlerimi bu yönde daha dikkatli ve daha ayrıntılı yapıyordum. İnsanların özgürlükleri gözle görünür halde idi, Ancak buna rağmen insanların yalnızlıkları ve mutsuzlukları geçtiğim diğer şehirlerde gördüklerimin aynısı idi.

Ortada bir çelişki vardı. Bu çelişkinin sebebi neydi acaba.  Bu sorunun cevabını nasıl bulabilirdim, düşünceleri ile yürümeye devam ediyordum. Bir yandan da yaklaşık 30-KG ağırlığındaki çantam yürüdükçe daha’ da ağırlaşıyor, kendisini iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı. Artık oturup dinlenecek bir yer bulmam gerekiyordu.  Kısa bir süre sonra bir ana caddenin arka tarafına düşen sakin sayılacak bir sokak içinde, Türk ve Bulgarların karışık oturduğu kahvehane buldum.

Kahvehane oldukça kalabalıktı, kahvehane içinde Loto makinası vardı insanların çoğu loto oynuyorlardı. Kahvehaneyi Bulgar Türkü bir Kadın çalıştırıyordu. Oturduğum masa kalabalık sebebi ile bir süre sonra diğer insanlarında oturması ile doldu.  Bulunduğum masaya oturan insanların ikisi Tunceliliydi. Onlarla çok sıkı bir sohbete ve görüş alışverişi yapmaya başladık. Ben aklımdaki özgürlük konusunda onların görüşlerini almaya çalışıyordum.

Herkes kendi fikrini elinde geldiğince anlatıyordu. Ben konuşmaktan çok dinlemeye çalışıyordum. Oradaki insanlardan oldukça bilgiler edinmiştim. Zaman iyice ilerlemişti. Ben seyahatin son durak şehri olan Berlin’e gidecektim.  Oradan ayrılmaya karar verdim. Halen zamanım vardı. Tren garına oldukça uzaklaştığımı biliyordum, ancak gezerken çok yön değiştirdiğim için Tren Garının hangi yönde olduğunu kestiremiyordum. Yolda karşılaştığım bir bayana Tren Garını sordum, Kadının tarifine göre Tren garının oldukça batısında olduğumu anladım.

Halen zamanım olduğu için bir İnternet kafe aramaya başladım. Tuncelilerle yaptığım sohbetten sonra, zihnimin berraklaşması için, İnternet kafede, Avrupa tarihi hakkında bilgi edinmeye karar vermiştim. Ana caddelerden uzaklaşarak daha kalabalık ara sokakların içlerine ilerledikten sonra, karşılaştığım insanlarda İnternet kafe sordum. Tarif üzerine iki sokak sonra bir internet kafe buldum.

HAMBURG’DA İNTERNET KAFEYE GİTTİM

Halen çözemediğim aklımdaki temel soru Avrupa’da var olduğu anlatılan ve gözle de görülen özgürlük konusu idi. Şöyle düşünüyordum, burada gözle görülen bu özgürlüğe rağmen neden insanlar mutsuz ve yalnızdı.?

Öyleyse, bu çelişkinin nedenini bulmak için, sistemin arka planına bakmak gerekiyordu. Bu konu zihnimi kurcalayan ancak tam olarak cevabının bulamadığım, sistemin gizlediği temel amacı anlamak istiyordum.

Arka planı çözmek ve anlamak için, Avrupa’nın tarihte gelen spor, müzik ve medeniyet kökleri hakkında bilgi edinmeye karar verdim.

Tarihte gelen anlayış temelleri hakkında bilgi edindiğimde bu günü daha iyi anlayacağımı biliyordum. Bu sebeple bulduğum internet kafede yaklaşık iki saat bu konularda tarihi bilgileri okuyarak geçirdim.

Artık saat geç olmuştu Berlin oldukça uzaktı.  Hızlı tenle yaklaşık iki saatlik bir yolculuk yapacaktım. Trende ve gece otelde devam etmek üzere oradan ayrıldım. Kırk beş dakika yürüdükten sonra Tren Garına varmıştım.  Berlin’e gitmek için hızlı tren biletine 78-Euro ödedim.  Tren garında beklerken gözlemlerime ve çevremi seyretmekten başka yapacağım bir şey yoktu. Saat: 21:21 de 8-Nolu hatta giriş yapan hızlı tren en fazla üç dakika sonra hareket ederek Berlin’e doğru yol almaya başladı. Yanımda bulunan 3-G sistemi ile açtığım İnternet gezinerek bilgi edinmeye devam ettim. Zaten gece olduğu için dışarıyı seyretmeye gerekte yoktu. Sonuçta vardığım sonuçları aşağıda anlatmaya çalışacağım.

FUTBOL SAHALARI VE UYKU

Spor sözlüklerde genel olarak şöyle tarif edilmektedir. “insanların ferdi olarak yâda toplu olarak yaptığı rakibine karşı, önceden belirlenmiş kurallar içinde başarı kazanmak ve mücadele heyecanını yaşamak için yaptığı hareketlerinin bütününe verilen genel isimdir.” 

Pekâlâ, Avrupa’da Spor Böyle mi;

Avrupalıların tarihte gelen spor anlayışları nasıldı acaba: Romalılar ve Yunanlıların yaptığı sporların bazıları şöyle idi; Zırhlı eldivenlerle yumruk dövüşü, Kol kırma, Boyun koparma, tekme atmak gibi vahşice hareketler serbestti. Bunlar yapılan tarihi kazılarda ispat edilmiştir. Yani birer tarihi gerçektir.

Pekâlâ, Avrupa’daki Spor Anlayışı Değişti mi; Şimdi Nasıl;

İspanyada yapılan boğa güreşinde, boğaların nasıl vahşice öldürüldüğü hepimizin gözü önünde yapılıyor, Avrupalılar bu durumu, Dünyaya festival diye yutturuyorlar. Görüldüğü gibi bu vahşi anlayış günümüzde de başka bir şekli ile devam etmektedir.

Medeniyet, genel beşeri yaşam içinde bir incelik olarak tarif edildiğine göre, Avrupa da medeniyetin tam olduğu söylenebilir mi acaba,

Avrupa da inceden inceye düzenlenmiş günlük yaşam, Avrupalı hâkim güçlerin kendilerini güvene almaktan öte bir şey değil galiba,

Avrupalı hâkim güçler, iradesine kelepçe vurdukları ve paramparça ettikleri toplumsal yapı içinde yalnızlığa mahkûm ettikleri Avrupa halklarını, kontrol altında tutmak için bu vahşice spor anlayışını yeni şekli ile devam ettirdiği ve özellikle futbolu kutsayarak devam ettirmekteler. Böylece Avrupalı halkların yalnızlıklarını unutturmaya ve futbol sahalarında uyutmaya devam ediyorlar galiba.

KÖLELİĞİN DİĞER BİR ARACI OLARAK ALKOL

Boşluğa düşmüş insanların depresyona girdiğini, panik yaşadığını, sarsıntı geçirdiğini ve stres bozukluğu ile karşı karşıya kaldığı, günümüz toplumunda yaygın olduğu çok açık olarak ortadır.

Sonuçta, toplu olarak, Psikiyatri problemli kişilikler olarak adlandırılan bu kişilerin çıkış yolu olarak kullandıkları alkol düşkünlüğünü herkes bilmektedir.

Boşluğa düşmüş, mutsuz insanlar geçici olarak mutlu olabilmek ve kendilerini tedavi etmek için alkolle sarıldıklarını herkes biliyor sanıyorum.

Avrupa toplumunda alkolün böylesine yaygın olmasının sebepleri bir yanı ile böyle tarif edilebilir sanıyorum.

Diğer yandan,  Avrupa sisteminin hâkimleri alkolün, insanlar tarafından böylesine yaygın olarak kullanılması ile kendi varlıklarına varlık katmaya devam ettikleri,  gün gibi ortada değil mi.

Alkolün yaygın olarak kullanılması özgürlük olarak sayılmaktadır. Ancak alkolün insanlar üzerindeki kötü etkileri biraz daha ayrıntılı incelendiğinde, bunun bir insan özgürlüğü değil, aksine insanın kötü alışkanlıklarının kölesi olması için kullanıldığını,  diğer bir deyişle insanları uyutma aracı olduğu sosyolojik olarak ortaya çıkmaktadır.

Alkol bağımlılığının bir sonraki adımının, Esrar kullanımı olduğunu bilmeyen yok sanırım. Hollanda’da Esrar kullanımının açıkta yapıldığını herkes biliyor ve söylüyor. Bu durum özgürlük olarak sunulmaktadır.

Esrar kullanımının bir sonraki açılan kapısı, uyuşturucu kapısı olduğuna göre, Yolun nereye gittiğini tarif etmeye gerek yok sanırım. Ancak böylesine uyuşturularak uyutulan bir toplumda, medeniyetin vaz geçilmez mana ayağı gelişebilir mi ki. Mana ayağı olamayan sırf maddiyata dayanan bir medeniyetin varacağı yer uygarlık olmayacaktır, sanırım.

ÖLÇÜSÜZ CİNSELLİK ÖZGÜRLÜK DİYE SUNULMUŞ

Gördüğüm kadarı ile ve anlatılanlara bakılırsa, Avrupa hakim zümreleri, İnsanlar özgür olmalı yalanın arkasına saklanarak, insanların şehvet duygularını azdırarak, cinselliği ölçüsüz ve insan onuruna yakışmayan bir şekilde serbest bırakmış durumdadır, cinselliğin bölesine “sözüm ona özgürce” ölçüsüz bir şekilde kullanılmasını teşvik etmelerinin sebebi ancak toplumu uyutmak olarak tarif edilebilir.

Toplumu bu ölçüsüz ilişkiler içine çekerek, Toplumun aile olma özelliğini paramparça etmişler, milyonlarca babasız çocuğun doğmasına sebep olmuşlar. Bu konuda da topumun cinselliğini bir uyutma aracı olarak kullanıp adını da özgürlük koyarak insanları bu kötü alışkanlıkların kölesi haline getirmişler.

GERİDE BIRAKILMIŞ AVRUPA MEDENİYETİ KAÇ AYAKLI İDİ

Tarih boyunca yaşam içinde süzülüp gelen toplumsal bilgi birikimine göre Medeniyet tarifi genel olarak şöyle dir;

Bir ülkenin yâda bir toplumun, maddi ve manevi varlıklarının, fikir ve sanat çalışmalarıyla ilgili niteliklerinin tümüne Medeniyet denilmektedir.

Diğer bir deyişle; Barbarlık durumundan çıkıp törelere bağlı olarak yaşama biçimlerinin giderek incelmesi durumudur.  Toplumların, gayelerine ulaşmak için birer vasıta olarak kullandıkları sosyolojik kurallar, hukuk kuralları ve ticarî kurallar da medeniyetin bir parçasıdır.

Dünyada, tarih boyunca iki tür medeniyet olmuştur. Birincisi, hayatlarını vahyin ışığında düzenleyen toplumların vücuda getirdiği medeniyet; İkincisi ise, müşriklerin toplumu yönlendirdiği ve putperest inanışların vücuda getirdiği medeniyettir.

Yunan ve Roma medeniyetleri, putperest medeniyetlerin ta kendisidir. Bu toplumlarda, yaşayan ve ölmüş bazı kişiler ilâhlaştırılarak putlar yapılır ve onlara tapınılırdı.

Antik Yunan ve Roma medeniyetlerinde, İnsanları birbirine öldürterek seyretmek ve insanları diri diri aç Arslanların önüne atarak seyretmek en büyük zevkleri idi.

Yunan ve Roma toplumlarının geriye bıraktıkları medeniyetlere bakıldığında, sadece hipodromlar, piramitler ve putlara tapınılan put hanelerin kalıntıları görülmektedir.

Yunan ve Roma toplumlarının kültürleri, insanın insana tahakkümü ve hâkim güçlerin ilâhlık taslamasından ibaretti,

Hâkim güçlerin, toplumun diğer katmanlarını ezip horlanmaktan başka hiç bir şey olmadığı değişmez tarihi ve sosyolojik bir gerçektir.

İnsanların insanlıklarını yok eden bu putperestlik anlayışının sonunda ortaya çıkan medeniyet; Sadece maddiyata dayanan medeniyettir.

Avrupa sisteminin hâkim zümrelerine göre medeniyet sadece Avrupa’da vardır. Diğer toplumların her biri barbarlar topluluğudur. Avrupa sistemini kuran hâkim zümre, medeniyet kavramını da diğer birçok kavramda olduğu gibi, kültür emperyalizmini yaymak için kullandığı bir araç olduğu AP açık ortadadır.

Avrupa medeniyeti denilen bu kavramın, hizmet ettiği, ideallere bakıldığında tarihin derinliklerinde kalmış geçmişteki, putperest toplulukların bir devamı olduğu ayan beyan ortadadır.

Avrupa tarihi incelendiğinde sistemin halka karşı zulümleriyle doludur. Dolayısıyla, böyle bir zihniyetin vücuda getirdiği bir medeniyete gerçek anlamda medeniyet denilmesinin imkânı var mı ki, Zira medeniyetin ölçüsü;  insanın, insana verdiği değer değil mi ki

Antik Yunan ve Roma toplumlarında da, kendi dışındaki toplulukları barbarlar olarak niteliyorlardı. Şimdi de aynı söylemlerine devam etmektedirler. Bunu sebebi diğer toplumları kendilerine hayran etmek, Diğer toplumlarda aşağılık kompleksi yaratmak ve O toplumları kendi öz değerlerinde kopartarak emperyalist çıkarlarını zorluk çekmeden sömürülebilecek bir toplum haline getirmekten başka şey olmazsa gerek.

Diğer yandan sömürgeleştirdikleri toplumlara yaptıkları zulümleri gizlemek için de dünya kamuoyunda; Bu medeniyet dışı insanları medenileştirmek için diğer Ülkelere gittiklerini söyleyerek gerçekleri saklamaya devam etmekteler.

AVRUPA MEDENİYETİNİN YOLU HIZLA NEREYE ÇIKAR ACABA

Medeniyet, Güzel ahlâk, insanı kötülüklerden koruyan iman, insanı insan yapan amel, hakça olan sosyal ilişkiler, toplumu ince düşünceye yönlendiren ve insanı faziletli yapacak ilim, insan onuruna yakışır davranış biçimi ve toplumu iyilikler doğrultusunda yöneten idarî ve sosyal prensiplerin bir toplamı, olması gerekmez mi.

Manaya önem vermeyen ve manayı yok sayan bu Avrupa medeniyeti, kötü alışkanlıkları serbest bırakarak insanları özgür kıldığını iddia etmektedir.

Ancak buradaki esas amaç insanları özgür kılmak değil, insanları kötü alışkanlıkların esiri yapmaktır. Yani kendisine milyonlarca köle yetiştirmiştir. Benim seyahatim boyunca aklımı kurcalayan esas soru buydu. Gözümle gördüğüm de buydu.

İnsanoğlunun genlerinde kendi,  zevkine ve menfaatine bağlılık vardır. Meğerki insanların bu zevk ve menfaatlerine makul ölçüler getirilmezse, Herkes kendi zevkine tabi olursa, bir insanın aşırı zevk düşkünlüğü diğerini üzebilir. Bir insanın aşırı menfaat düşkünlüğü diğerine zarar verebilir, Böylece insanlar medeniyetten vahşete geçerler sanıyorum.

İşte bu Avrupa sisteminin hâkim zümreleri, insanları özgür kıldım yalanının sonunda yarattığı, maddi kölelik düzeni, bir gün tökezlerse bu maddi medeniyetin sonunun vahşete çıkacağı aşikar değil mi.

İşte bu yolun nereye varacağını farkında olan Avrupa hâkim zümreleri hızla yol alınan bu vahşeti ertelemek ve önlemek için, insanları Büyük ve Şatafatlı Parklarda,  fanatikliğin ve şiddetin hüküm sürdüğü Futbol sahalarında ve de Alkol ile uyuşturucunun su gibi aktığı Eğlence mekânlarında uyuşturup, acılarını unutsunlar diye uyutmaya çalışıyorlar. Avrupa’da var olan özgürlük sonunda insanları kötü alışkanlıkların kölesi yapmış ve yalnızlaştırmıştır. Bu durum sosyolojik bir çöküş olarak adlandırılabilir sanıyorum.

MÜZİK HANGİ ORTAMLARDA YEŞERİR

Tarih boyunca Müzik üzerine yazılmış kitaplarda ve söylenmiş tanımlarda ve Ayrıca kendi ruhumuzda hissettiklerimiz de de bildiğimiz gibi;  Müzik toplumda birlik oluşturur. Müzik tarih boyunca insanı rahatlatan, birleştiren ve toplumda iletişimi sağlayan pratik bir uğraş olmuştur.

Müzik, insan ruhunun tutkularını temsil eder.  İnsanın ruhu bir yanı ile müzik ile temizlenir ve kötülüklerden arınır.

Müzik, Evrene ruh verir, İnsan zihnini kanatlandırır, İnsanın hayallerini uçurur, Sosyolojik hayata neşe katar ve tılsım katar, müzik manaya dayanan ahlaki bir yasadır.

Müziğin güzel namelerini ortaya döken bir kültüre sahip toplum, diğer toplumlara düşmanlık beslemezler sanırım.

Türk toplumunda, Müzik tarih boyunca;  Tarihi olayları, Kahramanlıkları, Aşkı, İlahi Aşkı, Siyasi gelişmeleri ve düşünceleri, Sosyal Yaşamı, Yaşanmış ferdi ve toplumsal acıları, Methiyeleri, Güzellemeleri, Tersnameleri, Bozlakları, Barakları,Gazelleri, Söylenemeyen düşünceleri, içinde Bulunulan Çağın tarifini, Toplumsal coşkuyu, Manaya ve güzelliğe çağrıyı, Duygusal hazzı, Toplumsal kültürü, Tasavvufu, devamlı olarak dile getirmiştir ve bu yolda gökyüzüne yükselmeye devam etmektedir.

Müzik, böylesine yüce bir toplumsal faaliyet olduğuna göre, Avrupa’da müzik neden yoktur. Var olan ise elektronik yani sanayileşmiş doğal olmayan, bir insanın ruhunun derinliklerine inmeyen ve ruhun derinliklerini uyarmayan hissiz bir müzik.

Çünkü toplumsal yaşamı paramparça edilmiş yalnızlaştırılmış güncel yaşamı tamamen maddiyata dayalı bir toplumda müziğin gelişmesi ve yeşermesi olamazdı zaten.

Elektronik müzikte güzel ve derin name alabilmek mümkün olmadığına göre, diğer bir deyişle, yanlış türden müzik dinleyen insanların yanlış türden insan olacaklarına göre, Avrupa da toplumun uygarlık yolunda olgunlaşması da beklenmemeli sanıyorum.

 Hamburg (Asyalı bir sanatçı afişi)

BERLİN YOLU BİTMİŞTİ

İşte bu düşünceler ve çıkarımlarla geçirdiğim iki saatlik, Berlin Yolu bitmişti. Tren Saat 23:15 olduğunda 12 Nolu hatta durdu ve treni terk ettiğimde Berlin Tren Garını ayrıntılı olarak gezmeye karar verdim. Gar çok büyük ve modern bir yapıya sahip. Oldukça ayrıntılı olarak düzenlenmiş Çok katlı devasa bir yapı. Orada trenle gidilecek yönü ve yeri bulmak oldukça kolay. Gezim bittikten sonra önce garın batı kapısında dışarıya çıktım, ancak şehirle bağlantısının olmadığını anladım. Garın etrafı oldukça boş durumda idi. Sonra garın doğu kapısında çıkıp etrafı inceledim. Burada da şehrin oldukça uzakta olduğunu anladım.

Gideceğim yerleri önceden planlamadığım için hangi yöne gitmem gerektiğine uzun bir süre karar veremedim. Şehir hakkında bilgi edinmeyi de istemedim. Amacım her yere rast gele gitmekti ve neyle karşılaşacağımı bilmeden gitmekti. Sonuçta Televizyon kulesine doğru yürümeye başladım. Gittiğim yönde su kanalları ile karşılaştım ve yolum kapalı bir yere çıktı. Geriye dönmek zorunda kaldım.

Uzakta gördüğüm belediye otobüslerinin geçtiği yola doğru ilerlemeye devam ettim. Bir saatlik yürüyüşten sonra kendimi meclis binasının önünde buldum. Artık iyice doğu yönüne geldiğini anladım. Biraz daha ilerleyince Berlin Duvarına geldim. Artık nerede olduğumu biliyordum. Tesadüfen Berlin şehrinin göbeğine gelmiştim. Saat 02:00 olmuştu.

Benim bir otel bulmam gerekiyordu. Önüme gelen otelde yer sordum ancak her bir otel dolu idi. Otel bulamıyordum. Döne dolaşa her otele yer sormaya devam ettim. Şimdi saat 03.00 oldu ben halen bir otel bulamadım.

Artık batı yönüne yürümeye karar verdim. Meclis binasında iyice uzaklaştım. Son girdiğim otelin bayan görevlisi bana Motel One ismindeki Oteli tarif etti ve orada yer bulabileceğimi söyledi. Bende onun dediği gibi yaptım, Motel One adlı Otelde gerçekten de yer buldum. Saat 03:30 olmuştu. Otele 72,45-Euro ödeyerek kayıt yaptırdım. Böylece Berlin şehrinde artık yabancılığım ağır ağır ortadan kalkmaya başlamıştı ve ben iki gün burada kalacaktım. İki gün sonra Türkiye’ye dönecektim. Seyahatin son durak şehri olan Berlin gezimi yazacağım seyahatname yazısında buluşmak üzere, Sağlık, sevgi ve muhabbetle kalın. Rıza Çubuk.

Yazar

Gezdikçe; Dünyası büyüyor,hedefleri çoğalıyor, ön yargıları azalıyor, gönül zenginliği artıyor, ibret alıyor … Gezdikçe; Kendini keşfediyor, keşfettikçe başka eksiklerini görüyor, eksikleri farklı şeylerle tamamlıyor, tamamlarken öğreniyor, öğrenirken öğretiyor, öğretirken daha iyi anlıyor, daha iyi anladıkça daha çok öğrenmek istiyor, daha çok öğrenmek istedikçe gezme arzusu daha da artıyor… Geziyorum, tecrübe ediyorum ve bunları fotoğraflarımın yanında yazılarımla paylaşıyorum. Bu paylaşımın özünde, hayatımızı, çevremizi ve diğer tüm hayatları elimden geldiğince sosyal tarihin sayfalarına aktarmaya çalışıyorum… Aslında, geçici göç olarak tarif edebileceğimiz seyahat, İnsan hayatının başlangıcı ile sonu arasında devamlı bir biçimde var olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, göç insanın kaderidir, demek yanlış olmayacaktır sanıyorum…