BREMEN SEYAHATİ

BREMEN SEYAHATİ

BREMEN ÇOK SAKİNDİ

Hollanda’nın Utrecht şehrinde, ayrılıp, Almanya’ nın Bremen şehrine geldiğimde, 27 Nisan 2014 Pazar günüydü ve saat öğlen olmuştu. Tren garında indiğimde adres sormaya gerek görmedim. Yürüyerek şehrin içlerine doğru ilerlemeye başladım. Artık Almanya ülkesindeki sistemi çözmüştüm. Almanya Ülkesi artık bana yabancı gelmiyordu. Zaten seyahat ederken bir planım olmadığı için ilerlediğim yol nereye çıkarsa benim için fark etmiyordu.

Ancak şehir içinde gezerken ana hedefim en arka sokakları ve ücra köşeleri gezmekti. Gezdiğim şehri tam anlamak ve gezinin tadına varmak, şehrin önemli önemsiz her yanını tam gezmekten geçiyordu. Şehri yön gözetmeden iki saat gezdikten sonra saatin öğleden sonra olması sebebi ile şehri tramvayla gezmeye karar verdim.

Nereye gittiğine bakmadan bindiğim tramvaydan her üç yâda dört durak geçtikten sonra iniyordum, indiğim civarın arka sokaklarına daldıktan sonra yeniden tramvay durağına gelerek gelen tramvayla üç yâda dört durak gittikten sonra yeniden inip, çevreyi gezmeye devam ediyordum. Böylece yoluma devam ediyordum. Bu iniş binişlerimi yaklaşık sekiz dokuz defa tekrar ettim. Artık saat akşama yaklaşıyordu.

ŞEHİR TURUNDA GÖRDÜKLERİM

Gördüğüm kadarı ile Bremen şehri büyük, ancak sakin sayılacak bir şehir. Bremen’de ulaşım genellikle tramvayla sağlanmaktadır. Bremen diğer şehirler gibi çok temiz ve düzenli bir yer. Zaman kısıtlı olduğu için, Katedrali gezmem mümkün olmadı. Çok tarihi bir Belediye binası bulunmaktadır. Bremen şehrinin birçok yerini tramvayla gezdim. Bremen şehri güzel sayılabilir, ancak etkileyici bir yer değil. Bremen’de canlılık bulamadım.

Çok tarihi bir binayı Müze yapmışlar. Şehrin hemen her yerinde Avrupa Parlamentosu seçim afişleri ve Bir Mayıs afişleri yapıştırılmıştı. Şehri gezerken her yerde bir Türk ismi taşıyan çok sayıda iş yerlerine rastlamak mümkün,

Ancak ben demleme çay içmek için Türk Kahvehanesi arıyordum. Daha önce gezdiğim şehirlerde edindiğim tecrübelerimde Kahvehaneler genellikle ara sokaklarda yâda ana caddelerin içlerine doğru yer aldığını öğrenmiştim. Hem geziyor hem de çay içecek bir kahvehane arıyordum.

BREMEN’DEKİ TÜRKLER

Gezim süresince gözlemlediğime göre, Türkler oldukça çok sayıda genellikle yiyecek satan iş yerleri açmışlar ve durumları genellikle iyi sayılır. Bremen’deki Türklerin genellikle İç Anadolu yöresinin insanlarından olduğunu fark ettim. Şehrin kuzey yönünde Cadde ve sokakları gezerken, zaman O günün akşamına doğru yürüyordu ve saat artık akşam olmuştu. Ben halen gideceğim Hamburg şehrine bilet almamıştım. Artık sistemi öğrendiğim için önemsemiyordum. Şehrin Kuzeyinden olduğumu biliyordum ancak bulunduğum semtin neresi olduğunu bilmiyordum. Yürüyerek gezmeye devam ediyordum. Bir sokağın içinde üçüncü sırasında bir kahvehane ile karşılaştım. Bu Kahvehane Hollanda’daki kadar düzenli ve güzel değildi. Ancak insanlar oldukça neşeli davranışlar sergiliyorlardı.

Girdiğim bu kahvehaneden dinlendim ve gazete okudum bir süre sonra yanıma orta yaşlı bir arkadaş geldi, Elazığlıymış arkadaşın ismi Mehmet’ti. Benim yeni geldiğini öğrenince Türkiye de ne var ne yok anlamında oldukça çok sayıda günlük sayılacak konulardan merakla sorular sordu, bende bildiğim kadarı ile anlatmaya çalıştım. Mehmet Kahvende bulunanların Konyalı, Çankırılı, Elazığlı ve Bingöllü olduklarını söyledi. Sonra sohbet konumuz Almanya’daki yaşama gelmişti Mehmet kardeşimle sohbetimiz iyice ayrıntılı hale gelmişti. Ben Hamburg’a gideceğimi unutmuştum ve hava iyice kararmıştı.

ELAZIĞLI MEHMET’LE SOHBET

Mehmet, anlattıkça anlatıyordu, Önce genel konuları anlattı, daha sonra konu iyicene özelleşti zaten benim sohbette gelmek istediğim aşamada buydu. Aklımda takılı soruların cevabını ancak bu şekilde bulacağıma inanıyordum. Mehmet kardeşimle sohbetimizin sonuna geldiğimizde daha önceki gözlemlerimin ve bilgilerimin bir daha doğrulandığını fark ettim.

MEHMET’İN VERDİĞİ ÖRNEKLER

Mehmet’le yaptığımız sohbetlerde verdiği örnekler çok net ve anlaşılır örneklerdi. Mehmet burada özel ilişkiler hariç genel olarak hediye verilmez ve alınmaz, insanlar birbirlerine güvenmekten çok, her insan öncelikle Devlete güvenir. Bunun doğal sonucu olarak insanlar öncelikle Devleti severler, çünkü insanların maddi bir şeyler aldığı yer öncelikle Devlet kurumudur. İnsanlar birbirlerinde karşılıksız bir şeyler alıp vermeye alışmamışlardır. Bu durum insan ilişkilerinin soğuk sayılacak bir seviyede olmasına neden olmuştur. Bu sistem insanların yalnız yaşamasını ve bireyselleşmesini doğurmuştur. Burada egemen olan kültür, Spor, İçki ve Cinsellikten ibarettir. Dedi.

SULTAN GALİYEV’İN TESPİTİ NEYDİ

Mehmet anlattıkça, aklımda, Sultan Galiyev’in tespitleri belirmişti; Sultan Galiyev;Temelde Sovyet Emperyalizmine karşı çıktığı için, 9 Haziran 1923 Tarihinde yapılan, Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesinin Dördüncü Toplantısında, Stalin’in yaptığı konuşma sonunda partiden ihraç edilen ve sonra idam edilen, Sultan Galiyev, önce on yıl sürgüne ve hapse gönderilmiştir. Hapis ve sürgün yılları bitince de, 8 Aralık 1939 Tarihli SSCB Yüksek Mahkemesi Askeri Kurulu tarafından verilen, İdam kararı ile kurşuna dizilerek idam edilmiştir. Destansı Kuramcı, olarak Tarihte yerini alan, bu büyük Türk/Tatar lider Sultan Galiyev, daha O yıllarda gözünü kırpmadan şöyle demiştir;

“Batı Avrupa Proletaryası, Kapitalist metropollerin ekonomik sisteminde, sömürge ülkeleri istismar etme konusunda Burjuvazinin işbirlikçisi durumundadır. Batı Avrupa Proletaryası, kendi Burjuvasının karı’nın bir kısmına iştirak ediyor. Mesele sadece bu da değildir; Ayrıca Batı Avrupa Proletaryası, Sömürge Ülkeleri istismar etme kültürüne ortaktı ve bu kültüre sahipti.”

Öngörülerinin hemen hepsi zaman içerisinde aynen, üstelik kelimesi kelimesine gerçekleşen, Sultan Galiyev’in Avrupa işçileri için söylediği bu ekonomik çıkar durumu nasıl gerçekleşiyordu. Meğer doğru ise, nedeni neydi, gibi soruları öteden beri düşünmüştüm. Ancak Avrupa’yı tanımadığım ve sistemini bilmediğim için bir sonuca varamamıştım.

Düşünceme göre, Bu durumun Toplum Bilimi açısında bir açıklaması olmalıydı. “Galiba, bunun sosyolojik nedenlerini şimdi anlamaya başlamıştım.” Yerinde gördüğüm ve orada yaşayıp bilenlerin söylediğine göre Avrupa toplum çalışanları öylesine bir sistem içinde toplamış ki, toplum katmanları ve kuşaklar birbirinden koparılmış toplum olmanın bir çok temel özellikleri paramparça edilerek  Toplumun geneli, tamamen Müesses Nizam içine hapsedilmiştir. İnsan ilişkileri tamamen maddi çıkarlara bağlanarak, toplumun insani derinlikleri kalın bir tabaka ile tamamen kapatılmıştır. Bunun zorunlu sonucu olarak, İnsanlar sadece kendisi için yaşar olmuşlar.

Sadece Maddi çıkarların ve maddi meselelerin önemsenmesi, sistemleri ve insanları nasıl zalim yaptığı tartışılmaz tarihi bir gerçek olduğuna göre, yine burada Büyük, Vizyon er Sultan Galiyev’in tespitini hatırladım. Sultan Galiyev şu anda yaşanan Global Dünya ekonomisini işaret ederek Şöyle demiştir.

“Dünyadaki Başat çelişki, Emek Sermaye arasındaki çelişki değil, Mazlumlar ile Zalimler arasındaki çelişkidir.”

Sultan Galiyev daha O yıllarda bunu tespit etmiştir. Marks ve Engels’in tam tersi bir düşünce ortaya koymuştur. Sonuçta Sultan Galiyev haklı çıkmıştır. Marks ve Engelsin bunu görememiş olması onların Dünyaya Avrupa merkezli gözlüğü ile bakmış olmalarından olsa gerek.

Tarihe bakıldığı zaman tarihte yer almış zalimliklerin sebebini nasıl açıklamak gerekir ki, Avrupa Medeniyeti diye yutturulmaya çalışılan, Bu maddi sistemlerin bir sonucu olabilir mi acaba.?

MEDENİYET Mİ YOKSA BAŞAT ÇELİŞKİNİN ÖRTÜSÜ MÜ 

Avrupa sisteminin egemenleri, Avrupa’nın toplumunu kendi çıkarlarına göre eğitip yönlendirerek toplumu yalnızlığa ve bunalıma sürükledikleri için, toplumdaki manevi sevgi ve merhamet çok uzaklarda kalmıştır. Bu durum toplumun bir kabahati değil, sistemin kabahati olduğu çok açık olarak ortadadır. Hâlbuki sevgi ve merhametin toplumda yayılabilmesi, insanın diğer insana bir şey vermesi ile mümkündür. Çünkü bu değişmez gerçek insan doğarken kendisi ile birlikte doğmaktadır.

İnsanın insana gülümsemesi bile bir şeyleri vermek olsa gerek. İnsanın insanı sevmesi için, insanının insana güvenmesi gerekmez mi. İnsanın insana güvenmesi ise insanın insanı sevmesi ile mümkün olsa gerek.

Sevginin ve Güvenin oluşması için insanların biri birlerine bir şeyler vermesiyle mümkün olacağına göre, İnsanların sadece kendisi için değil herkes için yaşamayı öğrenmesi gerekir sanıyorum.

Güven ve sevginin olduğu yerde ortam rahatlar, kötülükler azalır sanıyorum. Güvenin ve manevi sevginin olmadığı bir toplum ortamında, Egoizm, Yalnızlık ve Bunalım, birinci sıraya yükselir her halde.

Avrupa’da kötülüklerin olmadığını söylemek ve düşünmek var olan Emparyal ekonomik varlık sebebi ile şimdilik örtülü olarak dışa vurmamış olsa bile, yani şimdilik geçerli olsa da bu Emperyal Ekonominin düşmesi yâda müesses nizamın tökezlemesi halinde olabilecek sonuçlar diğer ülkelerde olduğu gibi olmayacağını çok daha ağır olacağını tahmin etmek zor olmazsa gerek diye düşünüyorum.

Maneviyatın azaldığı toplum ortamında Sekülarizm ve sebep perestlik önem kazanır. Her şeyi sebeplere bağlamak insanda körlük oluşturur sanıyorum. Toplum bir bunalım içine düşer, İşte Avrupa sistemini kuran sistemin egemenleri toplumun bu bunalımını önlemek için, Futbol, Alkol ve Cinselliği öne çıkarmak zorunda kalmışlardır. Avrupa’daki futbol taraftar sayısı bunu açık olarak ortaya koyuyor sanıyorum. Alkol ve Cinselliğin hangi seviyede olduğunu tarif etmeye gerek yok sanıyorum.

Burada adam akıllı bir müzik kültürünün, yâda gelişmiş bir folklor kültürünün, En azından gelişmiş bir mutfak çeşitliliğinin olmaması tesadüf olmazsa gerek, İradesine kelepçe vurulmuş bir toplumda insanın derin duygularını ve hislerini tatmin edecek Müziğin gelişmesini beklemek doğru olmaz sanıyorum.

Vardığım sonuca göre, “Avrupa Medeniyeti” diye yutturulmaya çalışılan bu  sistem; Aslında Avrupa’da var olduğu iddia edilen bir medeniyetten öte, Avrupa toplumunu bunalımını önlemek ve Dünyanın diğer Toplumlarının gözünü perdelemek için kurulmuş günlük yaşamı kolaylaştıran ayrıntılı ve denetimli maddi sistemin, yani, Desatncı Kuramcı olarak tarihte yerini alan, Büyük Vizyoner, Sultan Galiyev’in bahsettiği başat çelişkinin taraflarından zalimliğin örtüsünden başkası değildir.

HAMBURG YOLU GÖZÜKMÜŞTÜ

Bremen şehrinde saat yaklaşık 20.00 olmuştu ve ben bir buçuk saatlik bir tren yolculuğu sonunda Hamburg şehrinde olacaktım. Arkadaşım Mehmet’le helalleşerek yeniden yola koyuldum, ilk vardığım tramvay durağında Tramvaya binerek Tren garına gittim. Zaten hemen her tramvay bir şekilde Ana Tren garında geçiyordu. Hamburg’a gideceğim tren yolculuğu için 23,60-Euro ücret aldılar. Böylece trenin hareket zamanını beklemeye başlamıştım. Bir yerde oturup etrafımı seyredip düşünmekten başka yapacak bir şeyim yoktu. Bende öyle yaptım. Bundan sonra gideceğim Hamburg ve Berlin gezilerimi yazacağım seyahatname yazılarında buluşmak üzere, Sağlık, sevgi ve muhabbetle kalın. Rıza Çubuk.

Yazar

Gezdikçe; Dünyası büyüyor,hedefleri çoğalıyor, ön yargıları azalıyor, gönül zenginliği artıyor, ibret alıyor … Gezdikçe; Kendini keşfediyor, keşfettikçe başka eksiklerini görüyor, eksikleri farklı şeylerle tamamlıyor, tamamlarken öğreniyor, öğrenirken öğretiyor, öğretirken daha iyi anlıyor, daha iyi anladıkça daha çok öğrenmek istiyor, daha çok öğrenmek istedikçe gezme arzusu daha da artıyor… Geziyorum, tecrübe ediyorum ve bunları fotoğraflarımın yanında yazılarımla paylaşıyorum. Bu paylaşımın özünde, hayatımızı, çevremizi ve diğer tüm hayatları elimden geldiğince sosyal tarihin sayfalarına aktarmaya çalışıyorum… Aslında, geçici göç olarak tarif edebileceğimiz seyahat, İnsan hayatının başlangıcı ile sonu arasında devamlı bir biçimde var olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, göç insanın kaderidir, demek yanlış olmayacaktır sanıyorum…